<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
     xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
     xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
     xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
     xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
     xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
     xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/">
    <channel>
        <title>Posta 34 / İstanbul Güncel Haber</title>
        <link>https://www.posta34.com/</link>
        <description>Posta 34, İstanbul iline ait tüm ilçelerin haberleri köşe yazıları ve güncel etkinliklerinin olduğu haber sitesidir.</description>
        <language>tr</language>
                                <item>
                <title>Oruç tutarken enerjinizi korumak için bunlara dikkat!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.posta34.com/haber/oruc-tutarken-enerjinizi-korumak-icin-bunlara-dikkat-698</link>
                <guid>https://www.posta34.com/haber/oruc-tutarken-enerjinizi-korumak-icin-bunlara-dikkat-698</guid>
                <description><![CDATA[Ramazan ayında sağlıklı ve enerjik kalmak için beslenmeye özen gösterilmesi gerektiğini belirten uzmanlar, özellikle sahurun atlanmaması gerektiğini söylüyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong></strong></p>

<p><strong>Uzun süre aç kalan vücudu yormamak adına iftar ve sahur öğünlerinin dengeli olması gerektiğini vurgulayan Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, “İftarda hızlı yemek yememek, yemeğe çorba ve salata ile başlayıp birkaç dakika ara verdikten sonra ana yemeğe geçmek mideyi rahatlatır. Sahurda ise yumurta, peynir, yoğurt, tam tahıllı ekmek ve ceviz gibi uzun süre tok tutan besinler tercih edilebilir.” dedi. Sindirim sorunlarını önlemek için lifli gıdaları artırmak ve su tüketimine dikkat etmek gerektiğini de dile getiren Yiğit, şişkinliğe karşı soda tüketmenin mideyi rahatlatabileceğini ancak fazla tüketildiğinde şişkinliği artırabileceğini kaydetti.</strong></p>

<p>Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, Ramazan ayını sağlıklı ve enerjik geçirebilmek için beslenme önerileri paylaştı.</p>

<p><strong>Sağlıklı bir oruç için sahur atlanmamalı!</strong></p>

<p>Ramazan ayında beslenme düzenine dikkat etmenin, gün boyu enerjik kalmak ve mide problemlerini önlemek için önemli olduğunu aktaran Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, “Uzun süre aç kalan vücudu yormamak adına iftar ve sahur öğünlerinin dengeli olması gerekir.” dedi.</p>

<p>Özellikle sahurun, gün içinde baş ağrısı, tansiyon dengesizlikleri ve halsizlik yaşamamak için atlanmaması gerektiğini vurgulayan Hülya Yiğit, “Ancak sahura uyanamayanlar için yatmadan önce hafif bir öğün tüketmek bir alternatif olabilir. Yumurta, peynir, yoğurt, tam tahıllı ekmek ve ceviz gibi uzun süre tok tutan besinler tercih edilebilir. Bunun yanı sıra, iftardan sonra ve sahura kadar yeterli miktarda su içmek gün içinde susuzluk hissini azaltırken, aynı zamanda metabolizmayı hızlandırarak sindirimi destekler.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Sindirim sorunları yaşamamak için lifli gıdalar tüketilmeli</strong></p>

<p>Sahurda kızartmalar, şekerli gıdalar, salam-sosis gibi işlenmiş besinler ve aşırı tuzlu yiyeceklerden kaçınılması gerektiğini dile getiren Hülya Yiğit, “Daha doğal ve hafif gıdalar tercih edilmeli. İftarda ise hızlı yemek yememek, yemeğe çorba ve salata ile başlayıp birkaç dakika ara verdikten sonra ana yemeğe geçmek mideyi rahatlatır.” dedi.</p>

<p>Ramazan ayında sindirim sorunları ve özellikle kabızlık yaşamamak için lifli gıdaların tüketiminin artırılmasını da öneren Yiğit, şunları söyledi:</p>

<p>“Bağırsakları desteklemek adına sahurda tam tahıllı ekmek, kuruyemiş ve yoğurt gibi besinlere yer verilmeli. Ayrıca, iftar sonrası tatlı yerine şekersiz kompostolar iyi bir alternatiftir. Hem sıvı alımını artırır hem de sindirimi destekler. Ancak ramazan şerbetleri gibi şeker içeriği yüksek içeceklerden kaçınılması gerekir.”</p>

<p><strong>Soda şişkinliğe iyi gelebilir ama fazla tüketilmemeli… </strong></p>

<p>İftar sonrası şişkinlik hissedenlerin, bel bölgesini sıkan kıyafetlerden kaçınmaları, hafif bir yürüyüş yapmaları ve gaz yapan besinleri mümkün olduğunca sınırlandırmaları gerektiğinin altını çizen Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, “Soda mideyi rahatlatabilir ama fazla içildiğinde tam tersi etki yaparak şişkinliği artırabilir. Özellikle reflü veya gastrit gibi mide rahatsızlığı olanların dikkatli olması gerekir. Yemek sonrası bir şişe sade soda tüketilebilir, ancak fazla içildiğinde mide asidini artırabileceği için kontrollü olmak önemli. Sodanın sadece mekanik bir rahatlama sağlayacağı, bunun yerine iftar sonrası hafif tempolu bir yürüyüşün daha etkili olacağı unutulmamalı.” uyarısında bulundu.</p>

<p>Ramazan ayında sağlıklı bir beslenme düzeni oluşturmanın hem oruç sürecini daha rahat geçirmeye yardımcı olacağını hem de uzun vadede kilo kontrolünü destekleyeceğini hatırlatan Yiğit, “Yeterli su tüketimi, doğru besin seçimi ve dengeli öğünler ile gün içinde daha dinç ve enerjik hissetmek mümkündür. Herkese sağlıklı ve huzurlu bir Ramazan dilerim.” diyerek sözlerini tamamladı.</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 06 Mar 2025 21:48:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.posta34.com/images/haberler/2025/03/oruc-tutarken-enerjinizi-korumak-icin-bunlara-dikkat-1741286880.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sağlığınız ve Güzelliğiniz İçin Güvenli Bir Yolculuk</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.posta34.com/haber/sagliginiz-ve-guzelliginiz-icin-guvenli-bir-yolculuk-694</link>
                <guid>https://www.posta34.com/haber/sagliginiz-ve-guzelliginiz-icin-guvenli-bir-yolculuk-694</guid>
                <description><![CDATA[Doku Clinic kurucusu Melda Aygın’a göre; ‘’Günümüz dünyasında, sağlık ve estetiğin birlikteliği artık yalnızca bir ihtiyaç değil, aynı zamanda bir yaşam biçimi.’’ Güvenilirlik, kalite, inovasyon ve uzmanlık, doğru bir sağlık merkezi seçerken dikkate alınması gereken en önemli kriter.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong>İşte tam da bu noktada Doku Clinic, global çapta adını duyurmuş bir sağlık kuruluşu olarak öne çıkıyor. </strong></p>

<p><strong>Kalite: Her Detayda Fark Yaratmak</strong></p>

<p><strong>Doku Clinic</strong>’in hizmet anlayışının temelinde kalite yer alıyor. Klinik, yalnızca sonuç odaklı değil, süreç odaklı bir yaklaşımla hareket ediyor. Her hastaya, benzersiz bir deneyim yaşatmak adına tüm süreçler özenle planlanıyor. Bu hedef doğrultusunda, estetik uygulamalarında kullanılan her malzeme, en güvenilir ve etkili ürünler arasından uzmanlık ve özenle seçiliyor.</p>

<p><strong>Sağlık ve Estetikte Güven Her Şeyin Başlangıcı</strong></p>

<p>Sağlık ve estetik alanında güven, sadece kullanılan teknolojilerden değil, aynı zamanda hasta-doktor ilişkisi için de çok önemli bir rol oynuyor. Doku Clinic’in uzman doktor kadrosu, yalnızca deneyimleriyle değil, aynı zamanda hasta odaklı yaklaşımlarıyla da fark yaratıyor. Hastalarına tamamen şeffaf bir süreç sunan klinik, bireylerin ihtiyaçlarını dikkatle analiz ediyor ve kişiye özel çözümler geliştiriyor. Estetik operasyonlardan medikal cilt bakımına kadar her işlem, bilimsel ve etik değerler ışığında gerçekleştiriliyor. Bu yaklaşım, hastaların kendilerini güvende hissetmesini sağlarken, klinik ile aralarında güçlü bir bağ kurulmasına olanak tanıyor.</p>

<p><strong>Teknoloji: Geleceğin Yöntemleri Bugün Doku Clinic’te</strong></p>

<p>Doku Clinic’in fark yaratan özelliklerinden biri de yenilikçi teknolojileri uygulamalarına entegre etmesi. Özellikle <strong>Fotona SP Dynamis Nx Line lazer cihazı</strong>, cilt gençleştirme ve leke tedavisinde sağladığı yüksek başarı oranıyla dikkat çekiyor. Bunun yanı sıra, <strong>ödüllü teknoloji ve tasarımıyla dikkat çeken Doku Studio Arc</strong>, hem yenilikçi çözümleriyle hem de kullanıcı dostu detaylarıyla tedavi süreçlerine farklı bir boyut kazandırıyor. Teknolojiye yapılan bu yatırımlar, hastaların konforunu artırırken tedavi süreçlerini daha güvenli ve etkili hale getiriyor.</p>

<p><strong>Global Çapta Güven Veren Bir Dokunuş</strong></p>

<p>Klinik sadece Türkiye ile sınırlı kalmıyor ve Amerika’dan Avrupa’ya, Orta Doğu’dan Asya’ya kadar dünyanın dört bir yanından hastalara hizmet veriyor. Tedavi süreçleri hakkında daha fazla bilgi edinmek isteyenler için en değerli kaynaklardan biri, klinikte tedavi gören hastaların değerlendirmeleri. Bu yorumlar, yeni hastalar için hem bir referans hem de bir güven kaynağı olarak öne çıkıyor.</p>

<p><strong>Uzman Kadro: Sağlık ve Estetikte Güven ve Deneyim</strong></p>

<p>Her biri kendi alanında uzman doktorlardan oluşan ekip, sağlık ve estetik alanında geniş bir hizmet yelpazesi sunuyor. Plastik cerrahiden dermatolojiye, diş hekimliğinden medikal estetiğe kadar farklı branşlarda deneyimli uzmanlar, hastaların ihtiyaçlarına özel yaklaşımlar geliştiriyor. Bir tedavinin sadece sonucunun değil, sürecinin de hasta memnuniyeti açısından büyük önem taşıdığı unutulmuyor. Bu anlayış, hasta odaklı bir yaklaşımı temel alıyor ve her bireyin ihtiyaçlarına uygun, güvenilir ve özenli bir tedavi deneyimi sunmayı hedefliyor.</p>

<p><strong>Sanat ve Sürdürülebilirlik: Estetik Anlayışın Ötesinde</strong></p>

<p>Klinik sadece sağlık ve estetik alanında değil, sanat ve sürdürülebilirlik konularında da fark yaratıyor. Modern ve zarif tasarımıyla dikkat çeken mekânlarında, özenle seçilmiş sanat eserleri yer alıyor. Bu sanat eserleri, estetiği yalnızca bir tedavi değil, bir yaşam biçimi olarak gören bir anlayışı yansıtıyor. Aynı zamanda sürdürülebilirlik ilkesiyle hareket eden klinik, çevreye duyarlı çözümler ve bilinçli uygulamalarla geleceğe katkıda bulunmayı hedefliyor. Bu bütüncül yaklaşım, sağlık, estetik ve yaşamın diğer alanlarında denge ve uyumu bir araya getiriyor.</p>

<p><strong>Güzellik Yolculuğunuzda Güvende Hissetmek Önemlidir</strong></p>

<p>Güzellik ve sağlıkla ilgili bir yolculuğa çıkarken kendinizi güvende hissetmek, alacağınız sonuçlar kadar önemlidir. Bu nedenle, tedavi sürecine dair detayları öğrenmek, uzmanların deneyimlerini incelemek ve başkalarının değerlendirmelerini okumak bilinçli bir seçim yapmanızda büyük bir rol oynar. Unutmayın, güzellik yolculuğunuzda kendinizi sevme ve doğal güzelliğinizi koruma her zaman en önemli adımdır. Kişiye özel etkili uygulamaları keşfetmek ve kliniği daha yakından tanımak için dokuclinic.com adresinden 360° sanal tur ile Doku Clinic’i kolaylıkla ziyaret edebilirsiniz, ya da 0555 140 04 04 iletişim numarasından hemen ücretsiz tespit hizmetinizi oluşturabilirsiniz.</p>

<p><br />
Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 06 Mar 2025 21:46:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.posta34.com/images/haberler/2025/03/sagliginiz-ve-guzelliginiz-icin-guvenli-bir-yolculuk-1741286798.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Manevi pratikler depresyon riskini azaltabiliyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.posta34.com/haber/manevi-pratikler-depresyon-riskini-azaltabiliyor-688</link>
                <guid>https://www.posta34.com/haber/manevi-pratikler-depresyon-riskini-azaltabiliyor-688</guid>
                <description><![CDATA[Araştırmalara göre, dini ritüellerin ve manevi pratiklerin, kortizol seviyelerini dengeleyerek kaygıyı azalttığını dile getiren Uzman Klinik Psikolog Sedef Koç Bal, “Maneviyata yönelen kişilerde düzenli olarak yapılan içsel değerlendirme ve anlam arayışı ile bireylerde ruhsal dinginlik ve iç huzurun arttığı gözlemlenmiştir.” dedi. Şükür ve affetme duygularının, psikolojik dayanıklılığı desteklerken, manevi pratiklerin de depresyon riskini azaltabildiğini aktaran Sedef Koç Bal, yardımlaşma ve dayanışmanın, bireyin ruhsal tatminini artırarak toplumsal bağları güçlendirdiğini söyledi ve Ramazan boyunca kazanılan bu ruhsal kazanımları sürdürebilmek için, bireylerin bu dönemde geliştirdikleri alışkanlıkları günlük yaşamlarına entegre etmeleri önerisinde bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Araştırmalara göre, dini ritüellerin ve manevi pratiklerin, kortizol seviyelerini dengeleyerek kaygıyı azalttığını dile getiren</strong> <strong>Uzman Klinik Psikolog Sedef Koç Bal, “Maneviyata yönelen kişilerde düzenli olarak yapılan içsel değerlendirme ve anlam arayışı ile bireylerde ruhsal dinginlik ve iç huzurun arttığı gözlemlenmiştir.” dedi. Şükür ve affetme duygularının, psikolojik dayanıklılığı desteklerken, manevi pratiklerin de depresyon riskini azaltabildiğini aktaran Sedef Koç Bal, yardımlaşma ve dayanışmanın, bireyin ruhsal tatminini artırarak toplumsal bağları güçlendirdiğini söyledi ve Ramazan boyunca kazanılan bu ruhsal kazanımları sürdürebilmek için, bireylerin bu dönemde geliştirdikleri alışkanlıkları günlük yaşamlarına entegre etmeleri önerisinde bulundu.</strong></p>

<p>Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Sedef Koç Bal, maneviyata yönelerek oruç tutmak ve ibadet etmek gibi ritüeller başta olmak üzere Ramazan ayının manevi yönden kişilerin ruh sağlığına nasıl katkıda bulunduğu hakkında bilgi verdi.</p>

<p><strong>Oruç tutmak, stresle başa çıkma mekanizmalarını güçlendirebilir.</strong></p>

<p>Ramazan ayının, bireyin sabır duygusunu geliştirmesi için doğal bir ortam sunduğunu aktaran Uzman Klinik Psikolog Sedef Koç Bal, “Oruç tutmak, biyolojik ve psikolojik ihtiyaçların ertelenmesini gerektirir; bu da özdenetim mekanizmalarını güçlendirir. Psikolojik dayanıklılığın temel unsurlarından biri olan sabır, zorluklara karşı tahammül edebilme ve duygusal tepkileri yönetebilme kapasitesini artırır. Açlık, susuzluk gibi biyolojik ihtiyaçların karşılanamadığı anlarda bunun bireyde yaratacağı duygusal zorlanmayı tolere edebilmek önemli bir kazanımdır. Bireyler bu ihtiyaçları ertelemeyi dini motivasyonla yapsa da sonuç olarak öz disiplini arttırması beklenir. Bu süreç, bireyin duygusal regülasyon yeteneğini güçlendirerek daha sağlam bir psikolojik yapı oluşturmasını destekler.” dedi.</p>

<p>Ramazan ayının, yalnızca fiziksel bir ibadet değil, aynı zamanda bireyin ruh sağlığı üzerinde de önemli etkiler yaratan bir süreç olduğunu ifade eden Bal, “Oruç tutmak, biyolojik ihtiyaçları dengelemek yoluyla sabrı pekiştirerek bireyin stresle başa çıkma mekanizmalarını güçlendirebilir. Bu dönemde manevi derinleşme ve içsel muhasebe, psikolojik dayanıklılığı artırarak bireyin duygusal refahına katkıda bulunabilir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Düzenli ibadet, ruhsal dinginliği ve iç huzuru artırıyor!</strong></p>

<p>Oruç tutmanın ruh sağlığı üzerindeki etkilerine değinen Uzman Klinik Psikolog Sedef Koç Bal, “Oruç, bireyin öz disiplinini artırarak stres yönetimini destekler. Yapılan araştırmalar, dini ritüellerin ve manevi pratiklerin, kortizol seviyelerini dengeleyerek kaygıyı azalttığını göstermektedir. Yaşamında maneviyattan beslenen kişilerde, ruhsal dinginlik ve iç huzurun arttığı gözlemlenmiştir.” dedi.</p>

<p>Ancak depresyon, anksiyete veya diğer psikolojik rahatsızlıkları olan bireyler için Ramazan’ın farklı bir deneyim olabileceğine dikkat çeken Bal, “Bazı bireyler için oruç, biyolojik ritimlerin değişmesi nedeniyle zorluk yaratabilir. Uyku düzenindeki değişiklikler, kan şekeri dalgalanmaları ve uzun süreli açlık, duygu durum bozukluğu olan bireylerde tetikleyici olabilir. Bu nedenle, özellikle psikiyatrik tedavi gören bireylerin doktorlarına danışarak bu süreci yönetmeleri önemlidir.” diyerek uyarıda bulundu.</p>

<p><strong>Ramazan ayı psikolojik dayanıklılığı artırmak için önemli bir süreç…</strong></p>

<p>Ramazan ayında bireylerin, daha fazla içe dönüş yaparak kendilerini anlamlandırma sürecine girdiklerini aktaran Uzman Klinik Psikolog Sedef Koç Bal, bu durumun, duygusal dayanıklılığı artırabileceğini ve ruhsal dengeyi destekleyebileceğini söyledi. “Şükran duygusunun arttığı bu dönemde, bireylerin olumlu düşünce yapılarının güçlendiğini de dile getiren Bal, şükran duymanın, ruh sağlığı açısından koruyucu bir faktör olup depresif belirtileri azaltabileceğini açıkladı.</p>

<p>Ramazan boyunca bireylerin, sabır duygusunu pekiştirme fırsatı bulacağını sözlerine ekleyen Bal şöyle devam etti:</p>

<p>“Sabır, psikolojik dayanıklılığın temel taşlarından biridir. “Sabır, bireyin duygularını düzenleme becerisini geliştirir. Anlık dürtülere karşı koymayı öğrenmek, uzun vadede bireyin stres yönetimini güçlendirir. Bu nedenle Ramazan, psikolojik dayanıklılığı artırmada önemli bir süreç olabilir.</p>

<p>Aynı şekilde affetmek de ruhsal huzuru destekleyen bir unsurdur. Yapılan araştırmalar, affetmenin bireyin kaygı düzeylerini düşürdüğünü ve psikolojik rahatlama sağladığını gösteriyor. Affetmek, kişinin kendisine duyduğu sevgiyi ve içsel barışı artırır. Bu süreç, bireyin daha huzurlu ve dengeli hissetmesine katkıda bulunur.”</p>

<p><strong>Manevi pratikler depresyon riskini azaltabiliyor!</strong></p>

<p>“Ramazan ayında manevi ritüellere yönelmek, bireyin ruh sağlığı üzerinde olumlu etkiler oluşturabilir.” diyen Uzman Klinik Psikolog Sedef Koç Bal, meditasyon ve mindfulness teknikleriyle birleştirilen oruç ibadetinin, bedene dair farkındalığı, zihinsel netliği ve iç huzuru artırabileceğini dile getirdi.</p>

<p>Bal,<strong> </strong>“Şükran ve meditasyon, bireyin bilinçli farkındalığını artırarak stresle başa çıkmasına yardımcı olur. Manevi pratiklerin beyin üzerindeki etkileri incelendiğinde, bu aktivitelerin pozitif duyguları artırdığı ve depresyon riskini azalttığı görülmüştür.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Küçük iyilikler ruhsal tatmini yükseltebilir…</strong></p>

<p>Ramazan ayının, toplumsal dayanışmanın da güçlendiği bir dönem olduğunun altını çizen Uzman Klinik Psikolog Sedef Koç Bal, “Yardımlaşma ve paylaşma, bireyin ruh sağlığını olumlu yönde etkileyerek aidiyet duygusunu artırır. Başkalarına yardım etmek, beyindeki ödül sistemini harekete geçirerek mutluluk hormonlarının salgılanmasını sağlar. Küçük iyilikler bile bireyin ruhsal tatminini yükseltebilir.” dedi.</p>

<p>Ramazan ayının sağladığı ruhsal kazanımları sürdürebilmek için, bireylerin bu dönemde geliştirdikleri alışkanlıkları günlük yaşamlarına entegre etmelerini öneren Bal sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Şükran duygusu, sabırlı olmak, affetmeyi öğrenmek ve düzenli manevi pratiklere devam etmek, yalnızca belirli bir süreyle veya belirli bir inanç sistemiyle değil evrensel olarak ruhsal dengeyi korumaya yardımcı olabilir.</p>

<p>Ramazan, bireylerin ruhsal sağlıklarını güçlendirmek ve iç huzuru yakalamak adına önemli bir fırsattır. Ancak her bireyin bu süreci kendi psikolojik durumuna göre yönetmesi gerektiği unutulmamalı. Özellikle ruhsal rahatsızlığı olan bireylerin bilinçli hareket etmeleri ve gerektiğinde profesyonel destek almaları önemli bir nokta.”</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 01 Mar 2025 18:07:59 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.posta34.com/images/haberler/2025/03/manevi-pratikler-depresyon-riskini-azaltabiliyor-1740841679.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bağımlılık tedavisi kişiye özel düzenlenmeli</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.posta34.com/haber/bagimlilik-tedavisi-kisiye-ozel-duzenlenmeli-687</link>
                <guid>https://www.posta34.com/haber/bagimlilik-tedavisi-kisiye-ozel-duzenlenmeli-687</guid>
                <description><![CDATA[Fiziksel ve psikolojik olmak üzere ikiye ayrılan bağımlılık, toplumu tehdit eden bir halk sağlığı sorunu olarak değerlendiriliyor. İstanbul Atlas Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Ana Bilim Dalı’ndan Dr. Öğretim Üyesi Zuhal Doğan Bektaş, kronik bir rahatsızlık olan bağımlılıkta kişinin ömür boyu bağımlılık riski olan madde ve davranışlardan uzak durması için bazı önlemler alması gerektiğine dikkat çekiyor. Tütün, alkol veya madde bağımlılıkları gibi fiziksel bağımlılıklar ile kumar ve oyun bağımlılığı gibi davranışsal bağımlılıklarda benzer şekilde beynin ödül merkezi olan dopamin sisteminin uyarıldığını belirten Bektaş, bağımlılık tedavisinin bireyin ihtiyaçlarına göre, kişiye özel olarak düzenlenmesi gerektiğini vurguluyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><b></b></p>

<p><b>                </b></p>

<p>İstanbul Atlas Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Ana Bilim Dalı’ndan Dr. Öğretim Üyesi Zuhal Doğan Bektaş, 1-7 Mart Yeşilay Haftası dolayısıyla yaptığı açıklamada kimyasal ve davranışsal bağımlılıklar, benzerlikleri ve nedenlerine ilişkin değerlendirmede bulundu.</p>

<p> </p>

<p><b>Bağımlılığı ruhsal destek almadan sonlandırmak oldukça güç</b></p>

<p> </p>

<p>Bağımlılığın toplumu tehdit eden bir halk sağlığı sorunu olduğunu belirten Zuhal Doğan Bektaş, “Birey ve toplum üzerinde pek çok açıdan yıkımlara yol açar, aile hayatını, toplumun güvenliğini olumsuz yönde etkiler. Bağımlılıkta kişi belli bir maddeye ya da davranışa karşı aşırı ve kontrol edilemeyen bir istek ve ihtiyaç duyar. Bu durum kişinin hayatında bedensel, ruhsal, toplumsal, yasal olarak olumsuz sonuçlar doğurmasına rağmen kişi kendisini bağımlı olduğu madde ya da davranıştan alıkoyamaz. Gün içerisinde zamanının büyük kısmını maddeyi temin etmek ve kullanmak için ya da etkilerinden kurtulmak için harcar. Sürekli bağımlı olduğu madde ya da davranış ile zihni meşguldür. Bağımlı kişiler, sosyal aktivitelerini, sorumluluklarını yerine getirmekte güçlük çeker, kişiler arası ilişkilerde bağımlılık yüzünden ciddi sorunlar yaşayabilirler. Fakat yaşadıkları tüm bu olumsuzlukların farkında olmalarına rağmen bağımlılığı ruhsal destek almadan sonlandırmak oldukça güçtür. Bu alanda çalışan ruh sağlığı profesyonellerinden destek alınması bu zorlu süreçte başarı şansını arttıracaktır. Unutulmamalıdır ki bağımlılık, tedavisi mümkün olan bir beyin rahatsızlığıdır” diye konuştu.</p>

<p> </p>

<p><b>Tolerans gelişmesi, bağımlılığın belirtisidir</b></p>

<p> </p>

<p>Bağımlılığın fiziksel ve psikolojik bağımlılık olmak üzere ikiye ayrıldığını belirten Zuhal Doğan Bektaş, “Fiziksel bağımlılık, bedenin bir maddeye (örneğin alkol, uyuşturucu, nikotin) alışması ve bu maddeyi düzenli olarak almadan normal işlevlerini yerine getirememe durumudur. Beden, zamanla bu maddeyi kabul eder ve onun varlığını bir tür ”gereklilik” olarak algılar. Fiziksel bağımlılığın belirtilerinden biri, tolerans gelişmesidir. Tolerans geliştiğinde kişi aynı etkiyi görebilmek için daha yüksek dozda madde kullanmak zorunda kalır” dedi.</p>

<p> </p>

<p><b>Alkol, kumar, teknoloji bağımlılıklarında ortak nokta: Dopamin salınımı</b></p>

<p> </p>

<p>Kimyasal bağımlılık ve davranışsal bağımlılıklarda ortak noktanın dopamin salınımı olduğunu kaydeden Zuhal Doğan Bektaş, şöyle devam etti:</p>

<p>“Tütün, alkol veya maddenin içerisindeki kimyasal maddeler, beynin ödül sistemi üzerinde etkili olur. Beyindeki ödül merkezinde hızlı bir şekilde dopamin salınımına yol açarak verdiği haz/ödül kişinin bu kimyasalı tekrar tekrar kullanmayı istemesine yol açar. Kumar ya da teknoloji bağımlılığı ise davranışsal bağımlılıklar başlığı altında yer almaktadır. Davranışsal bağımlılıklarda da aslında yine benzer şekilde beynin ödül merkezi olan dopamin sistemi uyarılmaktadır. Kumar oynarken kişi, kazanç sağladığında ya da teknoloji ile etkileşime girerken, örneğin sosyal medyada aldığı beğeni ve izlenme sayısı, video oyunları, çevrimiçi alışveriş gibi durumlar kişiye kısa süreli ve değişken zamanlı ödül almanın verdiği hazzı yaşatır. Bu durum, ödül merkezinde alkol madde kullanımındakine benzer şekilde dopamin artışına neden olur. Dopamin salınımının verdiği geçici haz kişiyi daha fazla ödül arayışına iter ve bu durum tekrar eden davranışsal bağımlılıklara yol açar.”</p>

<p> </p>

<p><b>Yoksunluk belirtileri ile baş etmede ilaç kullanılıyor</b></p>

<p> </p>

<p>Kişinin maddeyi kullanmadığında ise yoksunluk belirtileri görüldüğünü söyleyen Dr. Öğretim Üyesi Zuhal Doğan Bektaş, “Yoksunlukta hangi belirtilerin olacağı temelde kullanılan maddenin tipine göre değişkenlik göstermekle birlikte uyku düzeni ve iştah değişiklikleri, terleme, mide bulantısı, kas ağrıları, titreme gibi belirtiler görülebilir. Bu belirtilerin verdiği rahatsızlıklardan dolayı kişi, tekrar madde kullanımına yönelmektedir. Yoksunluk belirtileri ile baş etmekte kullandığımız ilaçlar hastalarımızın özellikle madde kullanımını bıraktığı ilk haftalarda yaşadıkları zorluklara karşı destek sağlamaktadır” dedi. </p>

<p> </p>

<p><b>Psikolojik bağımlılıkta terapi yöntemleri etkili oluyor</b></p>

<p> </p>

<p>“Psikolojik bağımlılık ise kişinin bir maddeye ya da davranışa zihinsel ve duygusal olarak ihtiyaç duyması ve arzulamasıdır” diyen Zuhal Doğan Bektaş, “Kişi bağımlı olduğu şeyin rahatlatıcı, ödüllendirici etkisinden haz duyması sebebiyle bir yandan da stres, üzüntü, kaygı gibi olumsuz duygulardan kaçış sağladığı düşüncesiyle bağımlılığı sürdürür. Yani psikolojik bağımlılık, duygusal ve zihinsel ihtiyaçlar, kaçış arayışı ve keyif alma ile ilişkilidir. Yoksunluk belirtilerine yol açmaz ancak kişi, madde veya davranışa dair yoğun istek ve düşüncelerle mücadele eder. Genellikle fiziksel bağımlılığa oranla daha uzun süre devam edebilir çünkü kişi fizyolojik bir zorunluluk hissetmese de duygusal ve zihinsel olarak maddeyi arar. Terapi yöntemleri kullanılarak psikolojik bağımlılık ile mücadele etmek uzun dönemde nüksleri önlemek için gereklidir” dedi.</p>

<p> </p>

<p>Bağımlılık tedavisinin bireyin ihtiyaçlarına göre, kişiye özel olarak düzenlenmesi gerektiğini vurgulayan Zuhal Doğan Bektaş “Kişinin tedavisi tamamlandıktan sonra da bağımlılığın kronik bir rahatsızlık olduğu, kişinin ömür boyu bağımlılık riski olan madde ve davranışlardan uzak durması için bazı önlemler alması gerektiği vurgulanmalıdır. Psikoterapiler bu anlamda bağımlılık ile mücadelede oldukça etkilidir” dedi.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p><b>Bağımlılıkla mücadele için plan yapıyor, çözüm önerileri üretiyoruz</b></p>

<p> </p>

<p>Dr. Öğretim Üyesi Zuhal Doğan Bektaş, “1-7 Mart Yeşilay Haftası’nda farkındalık yaratmak adına yapılan bilgilendirmelerin kıymetli olduğunu, bağımlılıktan uzak, sağlıklı bir yaşama dikkat çekilmesinde etkili bir rol oynayacağını düşünüyorum. Atlas Üniversitesi bünyesindeki bağımlılık komisyonu olarak bağımlıkla mücadele için planlamalar yapmakta, çözüm önerileri üretmekteyiz. Ulusal ve uluslararası alanda bağımlılık ile mücadelede örnek bir üniversite modeli olma yolunda ilerlemekteyiz” dedi.</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 01 Mar 2025 18:07:26 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.posta34.com/images/haberler/2025/03/bagimlilik-tedavisi-kisiye-ozel-duzenlenmeli-1740841646.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sahurda tüketilen bir kaşık tahin mideyi koruyor…</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.posta34.com/haber/sahurda-tuketilen-bir-kasik-tahin-mideyi-koruyor-683</link>
                <guid>https://www.posta34.com/haber/sahurda-tuketilen-bir-kasik-tahin-mideyi-koruyor-683</guid>
                <description><![CDATA[Ramazan ayında tahin tüketiminin uzun süren açlık sürecinde tokluk hissini artırarak kan şekerini dengelemeye yardımcı olabileceğini dile getiren Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Mide rahatsızlıklarında özellikle sabahları bir çorba kaşığı kullanmakta fayda vardır.” dedi. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>İçeriğindeki lifler sayesinde kabızlığı önlemeye destek olurken, sağlıklı yağları ile mide hassasiyetini yatıştırabileceğini vurgulayan Prof. Dr. Aytaç Atamer, ancak mide koruyucu ilaçlarla birlikte tüketiminin yan etkilere yol açabileceği konusunda da uyardı.</p>

<p>Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Atamer, tahinin mide ve sindirim sağlığına etkilerinden ve Ramazan ayında sağlayabileceği faydalardan bahsetti.</p>

<p><strong>Sahurda tahin tüketmek gün boyu tokluk sağlayabilir…</strong></p>

<p>Tahin, susam tohumlarının öğütülmesi ile yapılan, geçmiş yüzyıllara dayanan bir besin maddesi olduğunu hatırlatan Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Tahin, yoğun kıvamlı bir besindir ve iyi bir protein kaynağıdır. Aynı zamanda içerisinde çeşitli vitaminler, mineraller ve değerli yağlar bulunur.” dedi.</p>

<p>Ramazan ayında uzun süren açlık ve susuzluk sürecinde vücudun ihtiyaç duyduğu besinleri almak önemli olduğunu vurgulayan&nbsp;Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Bu noktada tahin, sahurda tüketildiğinde gün boyunca tok kalmaya yardımcı olabilir. İçeriğindeki sağlıklı yağlar ve proteinler sayesinde uzun süreli enerji kaynağı sağlayarak oruç süresince daha dengeli bir kan şekeri seviyesinin korunmasına destek olur. Aynı zamanda tahinin mide sağlığını destekleyici özellikleri, Ramazan ayında mide rahatsızlıklarının önlenmesi açısından da önemli bir rol oynayabilir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Tahin, iftar sonrasında mide hassasiyetini yatıştırabilir!&nbsp;</strong></p>

<p>Tahinin, zengin bir besin maddesi olmanın yanı sıra kalp sağlığının korunmasında, bağışıklık sisteminin desteklenmesinde, inflamasyonun azaltılmasına ve bazı kanser risklerine karşı faydalı olabileceğinin bilindiğini aktaran&nbsp;Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Tahin çok yönlü bir besindir. Birçok farklı şekilde tüketimi olmasına rağmen özellikle mide rahatsızlıklarında kullanılması söz konusudur.” dedi.</p>

<p>Ramazan ayında sahurda tüketilen bir kaşık tahinin, mideyi uzun süre koruyarak reflü ve mide yanması gibi problemlerin önüne geçebileceğine vurgu yapan&nbsp;Prof. Dr. Aytaç Atamer, şöyle devam etti:</p>

<p>“Mide rahatsızlıklarında özellikle sabahları bir çorba kaşığı kullanmakta fayda vardır. Tahin, sindirim sistemine fayda sağlayan lif içeriği ile doludur. Lifler sindirim sürecini düzenleyerek kabızlık ve diğer sindirim sistemi sorunlarının önlenmesine yardımcı olur. Tahindeki sağlıklı yağlar mide zarına koruyuculuk sağlar. Anti reflü ve mide yanmasıyla ilgilidir. Tahin, vücuttaki asit ortamının dengelenmesine yardımcı olarak mide asidinin düzenlenmesinde rol oynar. Ramazan boyunca iftar sonrası mide hassasiyeti yaşayanlar için tahin, mideyi yatıştırıcı bir etki gösterebilir. Ancak tahinin özellikle mide koruyucu ilaçlarla birlikte alınması yan etkilere yol açabileceğinden dikkatli tüketilmesi önerilir.”</p>

<p><strong>Mide rahatsızlıklarından kaçınabilirsiniz…&nbsp;</strong></p>

<p>Ramazan boyunca ve sonrasında mide rahatsızlıklarından kaçınmak için önerilerde bulunan Prof. Dr. Aytaç Atamer, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Sağlıklı beslenmek, diyetinize uymak ve gereksiz ağrı kesici ilaçlardan kaçınmak gerekir. Dengeli şekilde beslenirsek, sigarayı bırakır, alkolden uzak durursak, sabahları alınacak tahin ile mide, ülser ve gastrite konusunda olumlu sonuçlar alınabilir. Ramazan ayında da oruç sürecini daha sağlıklı geçirmek adına tahinin sahur ve iftar sofralarında yer alması, sindirim sistemi üzerindeki olumlu etkileri nedeniyle faydalı olabilir.”</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 28 Feb 2025 22:26:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.posta34.com/images/haberler/2025/02/sahurda-tuketilen-bir-kasik-tahin-mideyi-koruyor-1740770809.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sağlıklı Bir Oruç İçin 10 Altın Kural</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.posta34.com/haber/saglikli-bir-oruc-icin-10-altin-kural-679</link>
                <guid>https://www.posta34.com/haber/saglikli-bir-oruc-icin-10-altin-kural-679</guid>
                <description><![CDATA[Ramazan ayında uzun süren açlık periyotları ve düzensiz beslenme, vücut sağlığını olumsuz etkileyebilir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Ancak doğru beslenme alışkanlıklarıyla oruç süresince sağlıklı ve enerjik kalmak mümkün. Beslenme ve Diyet Uzmanı Elif Hançer Bingili, Ramazan’da sağlıklı ve dengeli beslenmenin yollarını açıkladı.</p>

<p><strong>İftarda ve Sahurda Sağlığınızı Korumak İçin 10 Önemli Kural</strong></p>

<p>Ramazan ayına günler kala evlerde hazırlık telaşları da hızlandı. Açlık ve susuzluğu doğru yönetmek, ihtiyaç duyulan besinleri doğru miktarda ve şekilde tüketmek, orucun iyileştirici gücünden faydalanmada büyük rol oynuyor. Oruç tutarken dengeli beslenmenin büyük önem taşıdığını aktaran Dr. Bingili, Ramazan ayı boyunca dikkat edilmesi gereken en önemli konuları sıraladı:</p>

<p>1.&nbsp;<strong>Sahuru Atlamayın:</strong>&nbsp;Gün boyu enerjik kalabilmek ve kan şekerinin dengede tutulması için sahur öğünü mutlaka yapılmalı. Protein ve lif açısından zengin besinler tercih edilerek tokluk süresi uzatılabilir.</p>

<p>2.&nbsp;<strong>İftara Hafif Başlayın:</strong>&nbsp;Uzun saatler aç kaldıktan sonra mideyi birden doldurmak sindirim problemlerine yol açabilir. Orucu su ile açtıktan sonra, çorba ve hafif yiyeceklerle devam etmek mideyi rahatlatır.</p>

<p>3.&nbsp;<strong>Bol Su İçmeyi İhmal Etmeyin:</strong>&nbsp;Vücudun su ihtiyacını karşılamak için iftar ve sahur arasında en az 8-10 bardak su içilmelidir. Yetersiz su tüketimi baş ağrısı, halsizlik ve sindirim sorunlarına neden olabilir.</p>

<p>4.&nbsp;<strong>Kızartma ve Ağır Yemeklerden Kaçının:</strong>&nbsp;Kızartmalar, aşırı yağlı ve baharatlı yiyecekler sindirimi zorlaştırarak mide rahatsızlıklarına yol açabilir. Bunun yerine, ızgara, haşlama veya fırın yemekleri tercih edilmeli.</p>

<p>5.&nbsp;<strong>Tatlı Tercihinizi Hafif Olanlardan Yana Kullanın:</strong>&nbsp;Şerbetli ve ağır tatlılar yerine, meyve, sütlü tatlılar veya hurma gibi doğal lezzetler tercih edilmeli. Fazla şeker tüketimi kan şekerinin ani yükselip düşmesine neden olabilir.</p>

<p>6.&nbsp;<strong>Porsiyon Kontrolüne Dikkat Edin:</strong>&nbsp;Aşırı yemek yemek, sindirim sistemini zorlar ve kilo artışına neden olabilir. Dengeli porsiyonlarla beslenmek, mideyi rahatlatır ve sağlık sorunlarını önler.</p>

<p>7.&nbsp;<strong>Lifli Gıdalar Tüketerek Tok Kalın:</strong>&nbsp;Tam tahıllı ekmekler, sebzeler, baklagiller ve kuruyemişler gibi lif açısından zengin besinler sindirimi kolaylaştırır ve uzun süre tok kalmanızı sağlar.</p>

<p>8.&nbsp;<strong>Yavaş ve Bilinçli Yemek Yiyin:</strong>&nbsp;Yemekleri iyice çiğneyerek ve yavaş yiyerek sindirimi kolaylaştırabilirsiniz. Hızlı yemek yemek mide problemlerine ve şişkinliğe yol açabilir.</p>

<p>9.&nbsp;<strong>Fiziksel Aktiviteyi İhmal Etmeyin:</strong>&nbsp;Ağır sporlar yerine, hafif yürüyüşler gibi aktiviteler sindirimi destekler ve kilo kontrolünü sağlar.</p>

<p>10.&nbsp;<strong>Kahve ve Çay Tüketimini Sınırlayın:</strong>&nbsp;Fazla kafein tüketimi vücuttan su atılımını hızlandırır ve susuzluğa yol açar. Bunun yerine, bitki çayları veya doğal içecekler tercih edilmelidir.</p>

<p><strong>Yanlış Beslenme Alışkanlıkları Sağlığınızı Tehdit Ediyor</strong></p>

<p>Güneşli Erdem Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Elif Hançer Bingili, bazı temel kurallara dikkat edildiğinde, orucun bedenimizin kendini yenilemesi için büyük katkı sağladığını belirtti. Dr. Bingili, sağlıklı bir Ramazan ayı geçirmek için sakınılması gereken hataları açıkladı:&nbsp;</p>

<p><strong>Sahuru atlamak:</strong>&nbsp;Kan şekerinin düşmesine ve gün içinde halsizliğe yol açar.</p>

<p><strong>Aşırı şekerli ve yağlı besinler tüketmek:</strong>&nbsp;Kan şekerinde ani dalgalanmalara ve mide rahatsızlıklarına sebep olur.</p>

<p><strong>Yetersiz su tüketmek:</strong>&nbsp;Dehidrasyon, baş ağrısı ve sindirim problemlerine neden olabilir.</p>

<p><strong>Hızlı ve kontrolsüz yemek yemek:</strong>&nbsp;Sindirim problemlerine ve kilo artışına yol açar.</p>

<p><strong>Tek tip beslenmek:</strong>&nbsp;Yalnızca karbonhidrat ağırlıklı veya protein ağırlıklı beslenmek, vücudun ihtiyaç duyduğu besin ögelerinin eksik alınmasına neden olabilir.</p>

<p><strong>İftarda aşırı yemek:</strong>&nbsp;Bir anda fazla miktarda besin tüketmek mideye yük bindirir ve hazımsızlığa yol açar.</p>

<p><strong>Gazlı içecekler tüketmek:</strong>&nbsp;Sindirim sistemini zorlayarak şişkinlik ve mide rahatsızlıklarına neden olabilir.</p>

<p><strong>Hızlı su içmek:&nbsp;</strong>İftarda suyu bir anda tüketmek yerine yavaş içerek vücudun daha iyi su emmesini sağlamak önemlidir.</p>

<p><strong>Ramazan’da Bağışıklık Sistemini Güçlendirmek İçin Neler Yapılmalı?</strong></p>

<p>Uzun açlık süreleri ve susuzluk, bağışıklık sistemini olumsuz etkileyebilir. Bağışıklık sistemini güçlü tutmak için vitamin ve mineral açısından zengin besinlere yönelmek gerektiğini vurgulayan Dr. Bingili, sofralardan eksik edilmemesi gereken besinleri paylaştı:&nbsp;</p>

<ul>
	<li>C vitamini içeren besinler (portakal, limon, biber) bağışıklığı güçlendirir.</li>
	<li>Probiyotikler ve yoğurt tüketimi sindirim sistemini destekleyerek bağışıklık sistemini korur.</li>
	<li>Yeşil yapraklı sebzeler ve tam tahıllar uzun süre tok kalmayı destekler ve enerji verir.</li>
	<li>Yeterli protein tüketimi kas kaybını önleyerek vücudun sağlıklı kalmasını sağlar.</li>
</ul>

<p><strong>Sağlıklı ve Dengeli Bir Ramazan İçin İpuçları</strong></p>

<p>Ramazan ayı, sadece aç kalınan bir dönem değil, aynı zamanda bedenin ve ruhun arınmasını sağlayan özel bir zaman dilimidir. Orucun fiziksel ve zihinsel birçok faydası vardır. Sindirim sisteminin dinlenmesi, kan şekerinin dengelenmesi ve bağışıklık sisteminin güçlenmesi gibi etkilerinin yanı sıra, kişinin sabır, şükür ve irade gücünü geliştirmesine de katkıda bulunur.</p>

<p>Beslenme ve Diyet Uzmanı Elif Hançer Bingili, Ramazan boyunca sağlıklı ve dengeli beslenmenin mümkün olduğunu vurgulayarak, oruç tutarken vücudun ihtiyaçlarını en iyi şekilde karşılamak için şu tavsiyelerde bulunuyor:</p>

<ul>
	<li>İftarda ve sahurda dengeli beslenerek mideyi yormayın.</li>
	<li>Protein, karbonhidrat ve yağ dengesine dikkat edin.</li>
	<li>İftardan sonra hafif egzersizlerle metabolizmanızı destekleyin.</li>
	<li>Günlük su tüketimine özen gösterin ve sıvı kaybını önleyin.</li>
	<li>Yavaş ve bilinçli beslenerek sindirim sisteminizi koruyun.</li>
	<li>Sahurda kompleks karbonhidratlar ve sağlıklı yağlar tüketerek gün boyunca enerjik kalabilirsiniz.</li>
	<li>Sindirimi kolaylaştırmak için yemeklerden sonra hafif bitki çayları içebilirsiniz.</li>
	<li>Ramazan ayı boyunca kilo alımını önlemek için porsiyonları kontrol altında tutun.</li>
	<li>Sağlıklı bir Ramazan için bireysel beslenme planları oluşturun ve aşırıya kaçmadan dengeli beslenin.</li>
	<li>Ramazan süresince bağışıklık sisteminizi güçlendirmek için taze sebze ve meyve tüketimini artırın.</li>
</ul>

<p>Ramazan ayını sağlıklı bir şekilde geçirmek için uzmanların önerilerine kulak vererek, dengeli ve bilinçli beslenmek büyük önem taşıyor. Sağlığınızı koruyarak oruç tutmak ve enerjinizi dengede tutmak için bu önerileri dikkate alabilirsiniz.&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 28 Feb 2025 22:25:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.posta34.com/images/haberler/2025/02/saglikli-bir-oruc-icin-10-altin-kural-1740770736.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Çocuklarda bilinçsiz antibiyotik kullanımı diş sağlığını tehdit ediyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.posta34.com/haber/cocuklarda-bilincsiz-antibiyotik-kullanimi-dis-sagligini-tehdit-ediyor-677</link>
                <guid>https://www.posta34.com/haber/cocuklarda-bilincsiz-antibiyotik-kullanimi-dis-sagligini-tehdit-ediyor-677</guid>
                <description><![CDATA[ Özellikle çocukluk döneminde kullanılan antibiyotiklerin, diş minesinde kalıcı hasarlar bırakabildiğini ve çürük riskini artırabildiğini dile getiren Çocuk Diş Hekimliği Anabilim Dalı Dr. Öğr. Üyesi Buse Yılmaz Şen, “Antibiyotiklerin gereksiz kullanımı şeker maruziyetinin artmasına sebep olur, ağız pH’ını düşürerek diş çürüğü oluşma riskini arttırır.” dedi. 8 yaş altındaki çocuklarda tetrasiklin grubu antibiyotiklerden kaçınılması gerektiğini aktaran Dr. Öğr. Üyesi Buse Yılmaz Şen, antibiyotiklerin yalnızca hekim önerisiyle kullanılması, sağlıklı bir ağız için düzenli diş hekimi kontrollerinin ihmal edilmemesi gerektiğini hatırlattı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong></strong></p>

<p>Üsküdar Diş Hastanesi Çocuk Diş Hekimliği Anabilim Dalı Dr. Öğr. Üyesi Buse Yılmaz Şen, gereksiz veya bilinçsiz antibiyotik kullanımının ağız ve diş sağlığına etkilerini değerlendirdi.</p>

<p><strong>Bağışıklık sistemi antibiyotiklere bağımlı hale geldiğinde enfeksiyonlarla savaşamaz! </strong></p>

<p>Gereksiz antibiyotik kullanımının antibiyotik direnci, etkisiz tedavi sonuçları, diş renklenmeleri, bağışıklık sistemi mekanizmasında bozulma gibi durumlara neden olabileceğini hatırlatan Dr. Öğr. Üyesi Buse Yılmaz Şen, “Gereksiz antibiyotik kullanımı, bakterilerin ilaca karşı direnç kazanmasına yol açabilir. Bu durum, diş apseleri, periodontitis gibi ağız enfeksiyonlarının tedavisini zorlaştırır. Diş hekimlerinin enfeksiyonları kontrol altına almak için kullandığı antibiyotikleri zamanla etkisiz hale getirebilir ve alternatif tedaviler gerektirebilir.” dedi.</p>

<p>Çocukluk döneminde tetrasiklin ve türevlerinin kullanımının, dişlerde kahverengi-gri renklenmelere neden olabileceğine dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Buse Yılmaz Şen, “Tetrasiklin renklenmesi diş beyazlatma veya porselen kaplama gibi estetik tedaviler gerektirebilir. Antibiyotiklerin aşırı kullanımı, bağışıklık sisteminin doğal savunma mekanizmalarını zayıflatabilir. Gingivitis ve periodontitis gibi diş eti hastalıklarının ilerlemesine neden olabilir. Antibiyotiklere bağımlı hale gelen bağışıklık sistemi, periodontal enfeksiyonlarla savaşmada daha az etkili olabilir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Çocuklarda kullanılan antibiyotiklerdeki şeker, şeker maruziyetini artırabiliyor!</strong></p>

<p>Antibiyotiklerin ağız florasının bozulmasına sebep olabileceğine vurgu yapan Dr. Öğr. Üyesi Buse Yılmaz Şen, “Bu durum; yararlı bakterilerin azalması, ağız kuruluğu ve diş çürükleri gibi problemler doğurabilir.” dedi.</p>

<p>Çocuk hastalarda kullanılan antibiyotiklerin tadını iyileştirmek için yüksek oranda şeker içerdiğini de aktaran Dr. Öğr. Üyesi Buse Yılmaz Şen, şöyle devam etti:</p>

<p>“Antibiyotiklerin gereksiz kullanımı şeker maruziyetinin artmasına sebep olur, ağız pH’ını düşürerek diş çürüğü oluşma riskini arttırır. Ağız ve bağırsak florası birbiriyle bağlantılıdır. Antibiyotiklerin bağırsak florasını bozması, B12 vitamini eksikliği gibi ağız sağlığını da etkileyen sorunlara yol açabilir. Antibiyotiklerin neden olduğu sindirim problemleri ağız kokusuna sebep olabilir. Antibiyotikler ayrıca, ağızdaki doğal bakteri dengesini bozarak Candida albicans gibi mantarların aşırı çoğalmasına ve dil, damak ve yanak içlerinde beyaz plaklar şeklinde görülen pamukçuk denilen mantar enfeksiyonlarına neden olabilir.”</p>

<p><strong>Çocuklukta antibiyotik kullanımı ilerleyen yaşlarda diş problemlerine yol açabilir!</strong></p>

<p>Çocukluk döneminde kullanılan antibiyotiklerin diş gelişimi üzerindeki etkilerine de değinen Dr. Öğr. Üyesi Buse Yılmaz Şen, “Tetrasiklin grubu antibiyotiklerin 8 yaş altındaki çocuklarda kullanımı önerilmez. Bu ilaçlar, dişlerin kalsifikasyon aşamasında mineye bağlanarak kalıcı renklenmelere ve mine defektlerine yol açabilir. Bu durum, dişin iç yapısında kalıcı renk değişimlerine yol açar.  Bu nedenle, pediatrik diş hekimliğinde tetrasiklinlerden kaçınılması ve alternatif antibiyotiklerin tercih edilmesi önerilir.” dedi.</p>

<p>Çocuklarda sık reçete edilen amoksisilin grubu antibiyotiklerin 0-6 yaş arası erken yaşta uzun süreli kullanımının mine hipoplazisi (mine dokusunun zayıf ve düzensiz gelişimi) ile ilişkili olabileceğini dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Buse Yılmaz Şen, “Mine hipoplazisi olan dişlerde çatlaklar, pürüzlü yüzeyler ve çürüğe yatkınlık artar. Çocukluk döneminde antibiyotik kullanımına dikkat edilmemesi, ilerleyen yaşlarda estetik ve fonksiyonel diş problemlerine yol açabilir. Bu nedenle bilinçli kullanım büyük önem taşır. Uzun süreli antibiyotik kullanımı, dişlerin sürme sürecini (dişlerin çıkmasını) geciktirebilir. Antibiyotiklerin bağırsak florasını bozarak kalsiyum ve D vitamini emilimini azaltabileceği düşünülmektedir. Bu da dişlerin daha geç ve zayıf çıkmasına neden olabilir.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>“Antibiyotikler yalnızca hekim önerisiyle ve gerektiğinde kullanılmalı”</strong></p>

<p>Gerçekten gerekli olduğu durumlarda antibiyotik kullanılması gerektiğinin altını çizen Dr. Öğr. Üyesi Buse Yılmaz Şen, “Antibiyotik reçete etmesi için hekime ısrarcı olunmamalı ve hekiminize güvenmelisiniz.” dedi.</p>

<p>8 yaş altındaki çocuklarda tetrasiklin grubu antibiyotiklerden kaçınılması gerektiğini de yineleyen Dr. Öğr. Üyesi Buse Yılmaz Şen, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Uzun süreli antibiyotik kullanımı durumunda hekiminize danışarak kalsiyum ve D vitamini desteği sağlanabilir. Antibiyotik kullanımı sırasında özellikle çocuklarda şekerli gıdalar sınırlanmalı ve ağız hijyeni artırılmalı. Antibiyotikler yalnızca hekim önerisiyle ve gerektiğinde kullanılmalı. Enfeksiyonların önlenmesi için iyi ağız hijyeni ve düzenli diş hekimi kontrolleriyle erken müdahale sağlanmalı.” </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 12 Feb 2025 14:26:41 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.posta34.com/images/haberler/2025/02/cocuklarda-bilincsiz-antibiyotik-kullanimi-dis-sagligini-tehdit-ediyor-1739359601.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Çocuklarda Geçmeyen Öksürük Hangi Hastalıkların Habercisi?</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.posta34.com/haber/cocuklarda-gecmeyen-oksuruk-hangi-hastaliklarin-habercisi-674</link>
                <guid>https://www.posta34.com/haber/cocuklarda-gecmeyen-oksuruk-hangi-hastaliklarin-habercisi-674</guid>
                <description><![CDATA[Solunum sistemimizi koruyan doğal bir savunma mekanizması olan öksürük, bu rolü nedeniyle önemli olsa da çocuklar söz konusu olduğunda hastaneye başvuru nedenlerinin en başında geliyor. “Akut” tanımına giren ve 2 haftaya kadar süren öksürük genellikle kendiliğinden iyileşirken, 3-12 hafta arasında süren öksürük “kronik” olarak tanımlanıyor. Uzun süre devam eden,  geçmek bilmeyen bu tipteki öksürüğün çocukların uyku düzenini ve günlük  hayatını olumsuz yönde etkilemesinin yanı sıra önemli bir sağlık sorununa da işaret edebileceğini belirten Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Manolya Hüma Şanlı, “Solunum hastalığı olmayan, sağlıklı bir okul çağı çocuğu normalde günde ortalama 10-11 kez, hatta bazen 34 kez kadar öksürebilir. Ancak öksürük 3 haftadan fazla sürerse, çocuğun yaşam kalitesini arttırmak ve altta yatan etkenin saptanıp tedavi edilmesini sağlamak için mutlaka hekime başvurmak gerekir” diyor. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Solunum sistemimizi koruyan doğal bir savunma mekanizması olan öksürük, bu rolü nedeniyle önemli olsa da çocuklar söz konusu olduğunda hastaneye başvuru nedenlerinin en başında geliyor. “Akut” tanımına giren ve 2 haftaya kadar süren öksürük genellikle kendiliğinden iyileşirken, 3-12 hafta arasında süren öksürük “kronik” olarak tanımlanıyor. Uzun süre devam eden,  geçmek bilmeyen bu tipteki öksürüğün çocukların uyku düzenini ve günlük  hayatını olumsuz yönde etkilemesinin yanı sıra önemli bir sağlık sorununa da işaret edebileceğini belirten <strong>Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Manolya Hüma Şanlı, </strong>“Solunum hastalığı olmayan, sağlıklı bir okul çağı çocuğu normalde günde ortalama 10-11 kez, hatta bazen 34 kez kadar öksürebilir. Ancak öksürük 3 haftadan fazla sürerse, çocuğun yaşam kalitesini arttırmak ve altta yatan etkenin saptanıp tedavi edilmesini sağlamak için mutlaka hekime başvurmak gerekir” diyor. </p>

<p><strong> </strong></p>

<p><strong>En yaygın nedenleri: Reflü, astım ve bakteriyel bronşit </strong></p>

<p>Solunum yolu hastalıklarının en önemli ve en sık görülen semptomlarından biri olan öksürük “Hava yollarındaki yabancı maddeleri ve mukusu temizlemeye yönelik, ani ve patlayıcı nefes verme manevrası” olarak tanımlanıyor. Öksürük refleksi çocuklarda yaklaşık 5 yaş civarında olgunlaşıyor. Çocuklarda oluşan sekresyonlar bu yaştan önce kolay çıkarılamıyor. Bu nedenle çocuklara 5 yaşından önce kabuklu yiyecekler verilmemesi öneriliyor. Çocuklarda kronik öksürük yapan nedenlerin başında ise mide-özofagus reflüsü, astım, uzamış bakteriyel bronşit ile geniz akıntısı sendromu olarak da bilinen üst hava yolu öksürük sendromu geliyor. Geniz akıntısının en önemli nedenini, sekresyon üretiminin fazlalaştığı alerjik rinit ve devamlı akıntının olduğu kronik sinüzit oluşturuyor. İlk 4 ay içinde bebeklerde görülen mide-özafagus reflüsünün yol açtığı öksürük beslenme sonrasında belirginleşiyor ve yatar pozisyonda şiddetleniyor. Bir yaşından sonra da kendiliğinden azalıyor. </p>

<p> </p>

<p><strong>Gece öksürüğü astıma işaret edebilir!</strong></p>

<p>Çocuklarda ani ve geçici öksürük “boğmaca benzeri öksürük sendromu” olarak nitelendiriliyor. Gece öksürüklerinin genelde astım ve mide-özafagus reflüsünü düşündürdüğünü belirten Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Manolya Hüma Şanlı,  “Astıma bağlı öksürükler alerjik etkenler sebebiyle gelişebileceği gibi enfeksiyonlar ile hatta efor esnasında, ağlama, gülme ve konuşmayla tetiklenip artabilir. Uzamış bakteriyel bronşitte çocuk daha yorgun görünür, vücut ısısı artar ve bu duruma balgamlı öksürük eşlik eder. Psikojenik öksürükte gün içerisinde aralıklı yineleyen kuru, kaz ötmesi gibi bir öksürük gözlemlenir. Çocuk sağlıklı görünür, hatta ilgisi başka yöne çekildiğinde ve gece uyku sırasında bulgular kaybolur” diyor. </p>

<p> </p>

<p><strong>Balgamlı öksürük bronşit ve zatürre habercisi olabilir! </strong></p>

<p>Kronik öksürüğün spesifik ve non-spesifik olmak üzere ikiye ayrıldığına değinen Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Manolya Hüma Şanlı, “Spesifik öksürükte altta yatan solunum veya sistemik hastalıkla ilişkili bir neden ya da anormallik saptanır. Bronşit ve pnömoni (zatürre)  gibi hastalıklarda çok sık görülen balgamlı öksürük, spesifik öksürük varlığının en iyi göstergesidir. Non-spesifik öksürük ise sağlıklı görünen çocuklarda da ortaya çıkabilen, viral enfeksiyon ile ilişkilendirilen ve genellikle tedavisiz düzelen öksürüktür” diyor.</p>

<p><strong> </strong></p>

<p><strong>Yanında asla sigara içmeseniz bile…</strong></p>

<p>Sigara içmek veya dumanına maruz kalmak ülkemizde kronik öksürüğün önde gelen nedenlerinden biri olarak değerlendiriliyor. Sigara dumanına maruziyet;  sekresyon üretimine ve bronş spazmlarına yol açarak uzayan öksürüğe neden oluyor. Bebek ya da çocuklarla aynı ortamda içilmiş olmasa bile içen kişinin üzerine ve vücuduna sinen sigara aerosolleri çocukta bronş hassasiyeti yaratıyor. Bu durum da erken çocukluk çağı astım ataklarının, viral enfeksiyonlarla beraber en sık görülen sebeplerinden birini oluşturuyor. </p>

<p><strong> </strong></p>

<p><strong>Tedavi altta yatan nedene göre düzenleniyor</strong></p>

<p>Öksürükte tedavinin altta yatan nedene göre şekillenmesi gerektiğini vurgulayan Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Manolya Hüma Şanlı, şunları söylüyor: “Özellikle uzamış öksürükte ya da kliniğin kötü olduğu akut öksürükte akciğer grafisi çekilmesi gerekebilir. Tedavi kronik öksürüğe yol açan etkene ve bulgulara göre düzenlenir. Uzamış balgamlı öksürüklerde başlangıçta, uzamış bronşit veya kronik sinüzite yönelik antibiyotik tedavisi; uzamış kuru öksürüklerde nebülizatör denilen cihazlar ya da inhaler olarak adlandırılan aparatlarla verilen bronş genişletici ilaçlar kullanılır ve ilaca yanıtı değerlendirilir.”</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 12 Feb 2025 14:26:21 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.posta34.com/images/haberler/2025/02/cocuklarda-gecmeyen-oksuruk-hangi-hastaliklarin-habercisi-1739359581.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Çocuklarda Grip Astım Ataklarını Tetikleyebilir</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.posta34.com/haber/cocuklarda-grip-astim-ataklarini-tetikleyebilir-667</link>
                <guid>https://www.posta34.com/haber/cocuklarda-grip-astim-ataklarini-tetikleyebilir-667</guid>
                <description><![CDATA[Gribal enfeksiyon geçiren çocukların sayısı kış mevsimi ile birlikte giderek artıyor. Gribal enfeksiyonlar damlacık yoluyla, yani hasta kişinin hapşırması ve öksürmesi sırasında mikropların havaya yayılması ile bulaşıyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p>Kış mevsiminde özellikle kapalı ortamlarda çok sayıda kişinin bir araya gelmesi nedeniyle gribin hastadan hastaya yayılması kolaylaşıyor.  Son dönemlerde RSV, rinovirüs,  influenza, adenovirüs, covid virüsleri dolaşımda bulunuyor ve çok sayıda kişiyi etkiliyor. Bu süreçte astımlı çocukların şikayetleri artabiliyor ve bu nedenle ebeveynlere önemli görevler düşüyor<em>. </em>Memorial Ankara Hastanesi Çocuk Alerjisi Bölümü’nden Prof. Dr. Ersoy Civelek, bu konuda anne babalara önemli bilgiler verdi.</p>

<p><strong>Öksürük, ve nefes darlığı görülebilir</strong></p>

<p>Astım solunum yollarının uzun süreli mikrobik olmayan iltihabi bir hastalığıdır. Geçmeyen öksürük, gece öksürükleri, sabaha karşı öksürük, spor yaptıktan veya oynadıktan sonra ortaya çıkan öksürük ve nefes darlığı astımın en önemli şikayetleridir. Astımda şikayetler nefes borusunun iç kısmını döşeyen zarlardaki hasar nedeniyle ortaya çıkar. Astımlı hastaların şikayetlerinin şiddetine göre günlük koruyucu ilaçlar kullanması gerekebilir. Bu koruyucu tedavide amaç nefes borusunun iç kısmını döşeyen zardaki hasarı kontrol altına almaktır.  </p>

<p>Gribal enfeksiyonlar burundan bile başlasa astımı olan çocuklarda akciğerlerin orta ve uç bölümlerinde yer alan nefes borusu bölümünün iç kısmını döşeyen zarlarda hasar oluşturabilir. Astımlı kişilerde zaten hasarlı olan bu bölge gribal enfeksiyon nedeniyle daha fazla hasar görür ve sonuçta astım atağı veya halk arasında bilinen adı ile astım krizi ortaya çıkar. Öksürük, gece öksürüğü ve nefes darlığı gibi şikayetlerin daha önceden yokken gribal enfeksiyonla beraber ortaya çıkması veya olan bir şikayetin şiddetinin artması astım atağı olarak isimlendirilir. </p>

<p><strong>Astım eylem planını uygulamak önemli!</strong></p>

<p>Bu aşamada en önemli görev ailelere düşmektedir. Anne babalar çocuklarında astım şikayetlerin arttığını veya yeni bir şikayetin ortaya çıktığını fark eder etmez astım atağının başladığını anlamalılar. Atakta ilk yapılacak iş rahatsızlığın şiddetini azaltacak ve astım atağının bir an önce bitmesini sağlayacak rahatlatıcı ilaçların kullanılmasıdır. Bu ilaçların nasıl, günde kaç kez ve hangi dozda kullanılacağı hastayı takip eden doktor tarafından daha önceden belirlenmiş olmalıdır. Bu plan “yazılı eylem planı” olarak isimlendirilir. İlk tedavi başladıktan sonra şikayetlerin artışı engellenirse tedaviye planda yazıldığı gibi devam edilir. Eğer kurtarıcı ilaç kullanmaya rağmen şikayetler artıyorsa veya azalmıyorsa hasta doktora başvurmalıdır. </p>

<p><em><strong>Gripten korunmak için bunlara dikkat edin</strong></em></p>

<ul>
	<li>Özellikle 6 aydan büyük astımlı hastaların grip aşılarını yıllık olarak olmaları tavsiye edilmektedir. </li>
	<li>Sık sık el yıkamak önemlidir</li>
	<li>Hapşırır veya öksürürken ağız el ile değil kol ile kapatılmalıdır</li>
	<li>Kalabalıkta maske takmak gerekebilir</li>
	<li>Hasta olan kişilerden uzak durulmalıdır</li>
	<li>Bulunulan odalar sık sık havalandırılmalıdır</li>
	<li>Yeterli sürede uyumak gerekir</li>
	<li>Dengeli beslenme de gribal enfeksiyonlardan korunmaya yardım edebilir.   </li>
</ul>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 12 Feb 2025 14:24:47 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.posta34.com/images/haberler/2025/02/cocuklarda-grip-astim-ataklarini-tetikleyebilir-1739359487.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Özellikle gençler maskeli depresyona karşı iyi gözlemlenmeli!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.posta34.com/haber/ozellikle-gencler-maskeli-depresyona-karsi-iyi-gozlemlenmeli-643</link>
                <guid>https://www.posta34.com/haber/ozellikle-gencler-maskeli-depresyona-karsi-iyi-gozlemlenmeli-643</guid>
                <description><![CDATA[Kişinin depresyonda olmasına rağmen hislerini yok sayması veya gizlemesi durumuna maskeli depresyon denildiğini belirten uzmanlar, bu kişilerin çevreye karşı mutlu göründüklerini söyledi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Kişinin depresyonda olmasına rağmen hislerini yok sayması veya gizlemesi durumuna maskeli depresyon denildiğini belirten uzmanlar, bu kişilerin çevreye karşı mutlu göründüklerini söyledi.</p><p><strong>İSTANBUL (İGFA) - </strong>Uzman Klinik Psikolog Aybeniz Yıldırım, depresyonun bir alt türü olan ve kişinin belirtileri gizlemesi olarak tanımlanan maskeli depresyon hakkında bilgi verdi.</p>

<p>Gizli depresyon ya da gülümseyen depresyon olarak da bilinen maskeli depresyonun, depresyon alt türlerinden olduğunu ifade eden Uzman Klinik Psikolog Aybeniz Yıldırım, “Bilindiği üzere depresyon kişide karamsar düşünceler, çökkünlük, üzüntü hali, geleceğe dair umutsuzluk, mutsuzluk, hayattan keyif alamama hissi ve bunların yanında uyku bozukluğu ile iştahsızlığın da gözlemlendiği bir hastalıktır.” dedi.</p>

<p>Maskeli depresyonun, duygu gösteriminde açık olarak depresyona benzemediğine dikkat çeken Uzman Klinik Psikolog Aybeniz Yıldırım, “Daha ağır bir yakınma olduğunu söyleyebiliriz. Kişide bedensel ağrılar, sindirim sorunları, çeşitli bağımlılıklar ya da mide sorunlarının da varlığından bahsedilebilir. Maskeli depresyondaki kişiler aslında içsel olarak daha çok umutsuz, üzüntülü hissetseler bile bunu çok önemsemiyorlar. Bu durumu zayıflık ya da yetersizlik olarak algılayabiliyor ve yok sayabiliyorlar.” dedi.</p>

<p><strong>DEPRESYONDAN FARKI, DUYGULARIN BASTIRILMIŞ OLMASI…</strong></p>

<p>Maskeli depresyondaki kişinin çevresine karşı mutlu ve yaşama istekli görünebildiğine ancak içsel olarak depresif bir sürecin eşiğinde ya da içinde olabildiğine dikkat çeken Yıldırım, “Maskeli depresyon denmesinin sebebi de çevreye karşı bir maske takmış olmalarından dolayıdır. Burada duyguların bastırılması önemli bir konudur. Duygular bastırıldıkça da bazen somatik belirtiler, yani bedensel ifadelerin ortaya çıktığını söyleyebiliriz.” dedi.</p>

<p>Yıldırım, kişinin depresyonunu gizlemesi ihtimali olduğundan çevresindekilerin gözlem yapmasının çok önemli olduğunu dile getirdi.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 23 Nov 2024 03:36:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.posta34.com/images/haberler/2024/11/ozellikle-gencler-maskeli-depresyona-karsi-iyi-gozlemlenmeli-1732322160.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İnsülin Direnci ve Obezite Kısır Döngüsüne Dikkat!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.posta34.com/haber/insulin-direnci-ve-obezite-kisir-dongusune-dikkat-624</link>
                <guid>https://www.posta34.com/haber/insulin-direnci-ve-obezite-kisir-dongusune-dikkat-624</guid>
                <description><![CDATA[Diyabet, dünyada özellikle gelişmekte olan ülkelerde, hızla artıyor ve insan sağlığını olumsuz etkiliyor. Türkiye diyabet görülme sıklığı açısından Avrupa’da ilk sırada yer alıyor. Erişkin nüfusumuzun yaklaşık %14’ü diyabet hastası olarak kayıtlara geçiyor. Son 20 yıl içerisinde ülkemizde görülme sıklığının ikiye katladığı belirtiliyor. Diyabet konusunda insülin direncine çok dikkat edilmesi gerekiyor. İnsülin direnci obezite riskini, obezite de insülin direncini artırıyor ve bu kısır döngü diyabet gelişimine zemin hazırlıyor. Memorial Şişli Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bölümü’nden Prof. Dr. İbrahim Şahin, 14 Kasım Dünya Diyabet Günü öncesinde, diyabet hastalığı ve farkındalığın önemi hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Diyabet, dünyada özellikle gelişmekte olan ülkelerde, hızla artıyor ve insan sağlığını olumsuz etkiliyor. Türkiye diyabet görülme sıklığı açısından Avrupa’da ilk sırada yer alıyor. Erişkin nüfusumuzun yaklaşık %14’ü diyabet hastası olarak kayıtlara geçiyor. Son 20 yıl içerisinde ülkemizde görülme sıklığının ikiye katladığı belirtiliyor. Diyabet konusunda insülin direncine çok dikkat edilmesi gerekiyor. İnsülin direnci obezite riskini, obezite de insülin direncini artırıyor ve bu kısır döngü diyabet gelişimine zemin hazırlıyor. Memorial Şişli Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bölümü’nden Prof. Dr. İbrahim Şahin, 14 Kasım Dünya Diyabet Günü öncesinde, diyabet hastalığı ve farkındalığın önemi hakkında bilgi verdi.</p>

<p> </p>

<p><strong>Genetik insülin direncinin derecesini belirliyor  </strong></p>

<p>Bilimsel adı ‘diabetes mellitus’ olan, diyabet olarak da bilinen şeker hastalığı, pankreasın yeterince insülin üretememesi veya vücudun onu doğru kullanamaması sonucu kan dolaşımında şekerin birikmesine bağlı kanda yüksek şeker varlığı ile karakterize kronik bir hastalıktır. İnsülin direnci ise kas, yağ ve karaciğerdeki hücrelerin pankreas tarafından üretilen insüline iyi yanıt vermemesi sonucu bu hücrelerin kandan glukozu kolayca alamaması durumudur. İnsülin direnci, erişkin nüfusun yaklaşık %25’inde bulunmaktadır. Yaş, kilo, beslenme alışkanlıkları, fiziksel aktivite (kas kütlesi) ve genetik özelliklerimiz insülin direncinin derecesini belirlemektedir.</p>

<p> </p>

<p><strong>Diyabete giden yolda ilk basamak insülin direnci </strong></p>

<p>İnsülin direnci oluştuğunda, pankreas direnci yenmek için daha fazla insülin salgılar, erken dönemde bu durum kilo artışı ile ilişkili olabilmektedir. Salgılanan fazla insülin nedeniyle yemek sonrası kan şekerinde düşmeler görülebilir. Bu durum reaktif hipoglisemi olarak adlandırılır. Tatlı krizleri, yemek sonrası rehavet, ani bastıran uyku vb. belirtiler bu hastalardaki kan şekerinde ani yükselmeler ve düşmelerle ilişkilidir. Uzun dönemde ise fazla insülin salgılandığı için yorulan pankreasın insülin rezervi azalmakta ve önce prediyabet daha sonrada diyabet gelişebilmektedir. Prediyabet başladıktan sonra ortalama 10-12 yılda hastaların %50’sinde, 20 yılda ise hastaların %80’den fazlasında diyabet gelişmektedir. Dolayısıyla insülin direnci, diyabete giden süreçte ilk basamak olarak kabul edilmektedir.   </p>

<p> </p>

<p><strong>Süreç kısır döngü halinde ilerliyor  </strong>                                                     </p>

<p>İnsülin direnci için en önemli risk faktörü kişinin vücudunda yağ dokusunun fazla olmasıdır. Yani obezite hastalığıdır. İnsülin direnci obeziteyi, obezite ise insülin direncini artırmaktadır. Süreç kısır döngü halinde ilerlemektedir. İnsülin direnci gelişiminde en önemi nedenlerden biri de genetik faktörlerdir. Genetik faktörlerimizi değiştiremeyiz. Ancak beslenme, yaşam tarzı değişikliği, fiziksel aktivite ile daha sağlıklı bir vücuda sahip olmak mümkündür. Böylelikle insülin direncinin gelişmesi ve diyabete yakalanma ihtimali de azalmış olur.</p>

<p> </p>

<p><strong>Çocuklarda da diyabet riski artıyor</strong></p>

<p>Son yıllarda ülkemizde ve dünyada çocukluk çağı obezitesinin de görülme sıklığı artmış bulunmaktadır.  Bunun sonucunda çocuklarda ve gençlerde önce insülin direnci, daha sonra prediyabet ve Tip 2 diyabet görülme sıklığı artış göstermektedir. Tip 2 diyabet çocukluk ve gençlik döneminde çok nadiren görüldü. Ancak son yıllarda bu yaş gruplarında da Tip 1 diyabetten daha fazla görülmektedir. Diyabetten korunmak için Akdeniz diyetiyle beslenmek önerilmektedir. Akdeniz diyetinin temelini bitkisel gıdalar, tahıllar, meyveler, sebzeler ve baklagiller oluşturmaktadır. Yağ olarak zeytinyağı kullanımı, kırmızı etin sınırlı tüketimi; balık, deniz ürünlerinin ve süt ürünlerinin ise orta düzeyde tüketilmesini içermektedir. Sağlıklı beslenmenin yanı sıra düzenli fiziksel aktivite, stresten uzak durmak, sigara ve alkolden kaçınmak, düzenli uyku ve bol sıvı tüketimine dikkat edilmelidir.</p>

<p> </p>

<p>Tip 2 diyabet yavaş ilerleyen kronik sinsi ilerleyici bir hastalıktır. Hastalık ilk yıllarda önemli bir belirti vermeyebilir ancak ilerleyip bulgular ortaya çıktığında genelde çok ilerlemiş olabilmektedir. Dolayısıyla riskli kişilerin belirlenmesi ve düzenli aralıklarla kan şekerinin ölçülmesi erken tanı için önemlidir.</p>

<p> </p>

<p><strong>Diyabet pek çok hastalığı çağırıyor</strong></p>

<p>Ailesinde diyabet olanlar, prediyabeti/insülin direnci olan hastalar, obezite hastaları, polikistik over sendromu olan kadınlar, kilolu çocuk doğuran kadınlar, kolesterol yüksekliği olanlar, hipertansiyon hastaları, düzenli egzersiz yapmayanlar, sağlıksız beslenenler ve şehirlerde yaşayanların mutlaka düzenli olarak kan şekerlerinin kontrol edilmesi ve bu gruplara yönelik farkındalık ve tarama programları yapılması gerekmektedir. Diyabetli hastalarda kalp damar hastalıkları çok daha sık görülmekte, böbrek yetmezliği ve diyaliz riski daha yüksek seyretmektedir. Bazı psikiyatrik hastalıklar, uyku problemleri, üreme problemleri, kolesterol yüksekliği, hipertansiyon, inme, karaciğer yağlanması, bazı kanserler de diyabetli hastalarda daha sık görülebilmektedir.</p>

<p> </p>

<p><strong>Diyabet günü uzmanları buluşturdu</strong></p>

<p>14 Kasım Dünya Diyabet Günü bu önemli hastalık konusunda farkındalık oluşturulması için büyük önem taşımaktadır. Memorial Sağlık Grubu da bu alanda önemli bir etkinliğe imza attı. Memorial Endokrin Buluşmalarının ilki “Diyabet + Obezite = Diyabezite” konusuyla 14 Kasım Dünya Diyabet Günü özelinde Memorial Şişli Hastanesi’nde Prof. Dr. İbrahim Şahin’in öncülüğünde gerçekleşti. Endokrin ve Metabolik Cerrahi camiasının önde gelen isimlerinin yer aldığı etkinlikte; diyabet hastalığındaki güncel tedaviler, yeni ilaçların varlığı, obezitenin diyabet etkisi üzerinde duruldu ve güncel bilgiler aktarıldı.</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 12 Nov 2024 18:17:47 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.posta34.com/images/haberler/2024/11/insulin-direnci-ve-obezite-kisir-dongusune-dikkat-1731424667.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kadınlarda ihmale gelmez 6 önemli sinyal</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.posta34.com/haber/kadinlarda-ihmale-gelmez-6-onemli-sinyal-623</link>
                <guid>https://www.posta34.com/haber/kadinlarda-ihmale-gelmez-6-onemli-sinyal-623</guid>
                <description><![CDATA[Adet sırasında aşırı kanama, şiddetli adet ağrıları, tekrarlayan ve geçmeyen kaşıntı... Bu tür belirtiler “Nasıl olsa kendiliğinden geçer” veya “Annemde de aynı sorunlar vardı bir şey olmadı” düşüncesiyle ihmal edilebiliyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Oysa kadınlarda vücudun alışagelen düzeninde oluşan değişiklikler veya yeni ortaya çıkan birtakım belirtiler önemli bir hastalığın erken habercileri olabiliyor! Özellikle kanser gibi, erken tanı konulduğunda tedavide her geçen yıl başarıların daha da arttığı hastalıklarda, bu belirtilerde zamanında hekime başvurmak çoğu zaman hayat kurtarıyor. Sadece kanserde değil, yaşam kalitesini ciddi boyutlarda düşürebilen endometriozis gibi bazı hastalıklarda da tanının erken konulması, hastalığa bağlı oluşabilecek komplikasyonları önleyebiliyor ya da oluşma hızını yavaşlatabiliyor. Hatta yapılan tarama testleri sayesinde hastalıklar henüz hiç belirti vermemişken tespit edilebiliyor. &nbsp;<strong>Acıbadem International Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Nadire Sevda İdil,&nbsp;</strong>düzenli sağlık muayenelerinin genellikle yılda bir yapılmasının önerildiğine dikkat çekerek, “Jinekolojik hastalıklara karşı, cinsel yaşam başlamış olsun ya da olmasın, her kadının 21 yaşından itibaren yıllık jinekolojik muayenelerini yaptırmaları gerekiyor. Ayrıca yıllık muayeneler haricinde, bazı belirtiler oluştuğunda, zaman kaybetmeden jinekoloji uzmanına başvurmak erken tanı açısından büyük önem taşıyor” diyor.<strong>&nbsp;Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Nadire Sevda İdil,&nbsp;</strong>kadınların asla ihmal etmemeleri gereken belirtileri anlattı; önemli uyarılarda bulundu!</p>

<p><strong>Adet sırasında aşırı kanama</strong></p>

<p>Adet döneminde kanama miktarındaki artış ve bunun süreklilik kazanması pek çok sebebe bağlı oluşabiliyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Nadire Sevda İdil, rahmin iyi huylu miyomları ve poliplerinin adet sırasında oluşan aşırı kanamanın en sık görülen sebepleri arasında yer aldığını belirterek, şöyle devam ediyor: “Yine genç kadınlarda sık görülen bazı hormonal hastalıklar, örneğin hipotiroidi gibi, adet sırasındaki kanama miktarını arttırabiliyor. Bazı hastalıklar için sürekli kullanılan birtakım ilaçlar (bazı kan sulandırıcı ilaçlar) da aşırı kanamaya neden olabiliyor. Daha ileri yaşlarda ise rahmin iç kısmını döşeyen dokunun kanseri aşırı kanamaya yol açabiliyor”</p>

<p><strong>Adet zamanı dışında kanama</strong></p>

<p>Adet zamanı dışında oluşan ve tekrarlayan kanamaların mutlaka değerlendirilmeleri gerekiyor. Adet sırasında fazla kanama yapan etkenlerin birçoğu bazen adet dışı kanama da yapabiliyor. Bunların yanı sıra özellikle üreme yollarının herhangi bir bölümünde oluşan enfeksiyonlar veya kanser ve kanser öncüsü lezyonlar da adet zamanı dışında kanamaya neden olabiliyor.</p>

<p><strong>İlişki sonrasında kanama</strong></p>

<p>Cinsel ilişki sırasında ve sonrasında oluşan kanama rahim ağzındaki enfeksiyonun, rahim ağzı kanserinin veya kanser öncüsü lezyonların habercisi olabiliyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Nadire Sevda İdil,<strong>&nbsp;&nbsp;</strong>özellikle &nbsp;tekrarlayan kanamaların mutlaka ciddiye alınması &nbsp;ve zaman kaybetmeden hekime başvurulması gerektiği uyarısında bulunarak, &nbsp; “Zira rahim ağzı kanserinin erken tanısı hastalığın tamamen tedavi edilebilmesini sağlıyor” bilgisini veriyor.</p>

<p><strong>Adet döneminde şiddetli ağrı</strong></p>

<p>Adet dönemlerinde pelvikte biraz rahatsızlık hissi doğal olsa da, adet görmek aslında çok ciddi ağrı oluşturan bir durum değil. Özellikle ağrı kesicilere tam olarak yanıt vermeyen, bele ve bacaklara doğru yayılan ağrılara, makata doğru baskı hissi ve bulantı ile kusma da eşlik edebiliyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı<strong>&nbsp;</strong>Dr. Nadire Sevda İdil,<strong>&nbsp;&nbsp;</strong>bu sorun her adet döneminde ortaya çıkmaya başlarsa, altta yatan organik bir hastalık olup olmadığının mutlaka araştırılması gerektiğini belirterek, “Özellikle endometriozis dediğimiz, rahim içini döşeyen endometrium dokusunun rahim, tüpler ya da yumurtalıkların üzerinde gelişimi ile karakterize olan bu hastalıkta, adetin ilk günü genellikle ciddi ağrılı geçiyor. Endometriozisi olan kadınların yüzde 40’ında infertilite (kısırlık) görülebiliyor. Hastalığın yumurtalıkta ortaya çıkan çeşidinde de yumurtalıkta çikolata kistleri diye bilinen kistler oluşabiliyor ve cerrahi tedavi gerektirebiliyor” diyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Tekrarlayan-geçmeyen kaşıntı</strong></p>

<p>Özellikle geç menopozal dönemdeki kadınlarda, akıntıyla ilişkisiz olan, sık kullanılan mantar ya da kaşıntı ilaçlarına cevap vermeyen veya bir süre iyileşip sonra yine tekrarlayan kaşıntı şikayetlerinde jinekoloji uzmanı hekime başvurmak gerekiyor. Zira bu tür inatçı kaşıntıların nedeni, uzun süreli tedavi gerektiren genital bölge derisine özgü bazı kronik deri hastalığından biri olabileceği gibi yine bu bölgeye özgü deri kanseri de olabiliyor. Özellikle kanser söz konusuysa erken tanı konulduğunda hastalık çok daha kolay tedavi ediliyor ve yüksek başarı elde edilebiliyor.</p>

<p><strong>Karında şişkinlik, çabuk doyma, istemsiz kilo verme</strong></p>

<p>Karında şişkinlik, çabuk doyma ve istemsiz kilo verme sorunları özellikle birlikte görülürse bu belirtiler yumurtalık kanserinin habercisi olabiliyor. Dr. Nadire Sevda İdil, yumurtalık kanserinin genellikle oldukça sinsi başlayan ve bu nedenle çoğunlukla ileri döneminde tanı konulan bir kanser türü olduğuna dikkat çekerek, “Dolayısıyla yumurtalıkla ilgisiz gibi görünen bu şikayetlerde hekime başvuruda bulunulması yaşamsal önem taşıyor” diyor.</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 12 Nov 2024 18:17:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.posta34.com/images/haberler/2024/11/kadinlarda-ihmale-gelmez-6-onemli-sinyal-1731424649.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Akciğer kanserine yakalanmamak için bunlara dikkat edin!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.posta34.com/haber/akciger-kanserine-yakalanmamak-icin-bunlara-dikkat-edin-610</link>
                <guid>https://www.posta34.com/haber/akciger-kanserine-yakalanmamak-icin-bunlara-dikkat-edin-610</guid>
                <description><![CDATA[Kanser, dünyada en sık görülen hastalıklardan biri. Akciğer kanseri de yaygın olarak görülen kanser türlerinin başında geliyor. Nev Sağlık Grubu Göğüs Hastalıkları bölümünden Uzm. Dr. Elif Yaldız, 1-30 Kasım Akciğer Farkındalık Ayı kapsamında önemli bilgilendirmelerde bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Kanser, dünyada en sık görülen hastalıklardan biri. Akciğer kanseri de yaygın olarak görülen kanser türlerinin başında geliyor. Nev Sağlık Grubu Göğüs Hastalıkları bölümünden Uzm. Dr. Elif Yaldız, 1-30 Kasım Akciğer Farkındalık Ayı kapsamında önemli bilgilendirmelerde bulundu.</p>

<p><strong>BURSA (İGFA) -</strong> Nev Sağlık Grubu Göğüs Hastalıkları bölümünden Uzm. Dr. Elif Yaldız, 1-30 Kasım Akciğer Farkındalık Ayı kapsamında önemli bilgiler aktardı.</p>

<p>Uzm. Dr. Elif Yaldız, “Türkiye’nin Akciğer Kanseri Haritası Projesi’nden alınan verilere göre akciğer kanseri erkeklerde 100 binde 75, kadınlarda 100 binde 10 olup, yıllık beklenen yeni hasta sayısı yaklaşık 30 bindir” hatırlatmasında bulundu.</p>

<p>Uzm. Dr. Elif Yaldız, “Akciğer kanseri; akciğerlerde anormal hücrelerin kontrolsüz olarak çoğalması sonucunda ortaya çıkar. Kontrolsüz bir şekilde bölünen hasarlı hücreler, sonunda organların düzgün çalışmasını engelleyen doku kitleleri veya tümörleri oluşturur. Akciğer kanseri bölgesel olarak akciğerlerde ilerleyebilir veya lenfatik sistem ya da kan yoluyla diğer doku ve organlara yayılabilir. Akciğer kanseri hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkeler için önemli bir ölüm nedenidir. Dünya genelinde ve Amerika’da hem erkeklerde hem de kadınlarda kansere bağlı ölümlerin en sık nedeni olup, tüm kanser ölümlerinin kabaca 1/5’inden (.4) sorumludur. Bu sayı her yıl meme, kolon ve prostat kanserinden dolayı kaybedilen hasta sayısı toplamından daha yüksektir.&nbsp; Akciğer kanserleri başlıca iki gruba ayrılır: Küçük hücreli akciğer kanseri (KHAK) ve küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK). Bu sınıflandırma tümörün mikroskobik görüntüsüne dayanarak yapılır. Bu iki tip kanserin büyüme hızları, yayılımları ve tedavileri farklıdır” dedi.</p>

<p><img src="https://www.igfhaber.com/static/2024/11/07/elif-yaldiz-1730967730-349-x750.jpeg" style="height:750px; width:750px" /></p>

<p><strong>&nbsp;“SİGARA KANSER RİSKİNİ 30 KAT ARTIRIYOR”</strong></p>

<p>Uzm. Dr. Elif Yaldız, “Akciğerlerimiz dışarıya açılan bir organdır ve dış ortam havasını kullanır. Bu nedenle nefes ile alınan havadaki her türlü madde sağlığımızı etkileyebilir” dedi.</p>

<p>“Sigara kullanımı, akciğer kanserinin en sık görülen nedenidir” diyen Yaldız, “Günlük içilen sigara sayısı, sigara içme süresi, erken başlama yaşı, dumanı derin çekme ve katran miktarı ile kanser gelişme riski artar. Sigara dumanında 4000’den fazla kimyasal ve 70’den fazla kanser oluşumuna neden olan madde olduğu bilinmektedir. Sigara dumanına pasif olarak maruz kalınması da akciğer kanseri riskini arttırmaktadır.&nbsp; Kendileri sigara içmedikleri halde ev veya işyerlerinde pasif olarak dumana maruz kalan kişilerde akciğer kanseri gelişme riski %20-30 artmaktadır. Düşük tar içeren ‘light’ sigaraların kullanımının kanser riskinde azalmaya neden olduğu kanıtlanmamıştır. Puro içenlerde risk 3 kat, pipo kullananlarda 8 kat artmaktadır. Akciğer kanseri hiç sigara kullanmamış kişilerde de görülebilmektedir. Tüm akciğer kanserleri hastaların ’ini sigara içmeyenler oluşturmaktadır” ifadelerinde bulundu.</p>

<p><strong>“AKCİĞER KANSERİNİN BELİRTİLERİ NELERDİR?”</strong></p>

<p>“Ne yazık ki hastalığın erken döneminde hastaların genellikle bir şikâyeti olmaz ya da mevcut şikayetler hastalar tarafından önemsenmez” diyen Yaldız, “Öksürük ve halsizlik gibi şikayetler olsa bile bu şikayetlerin başka nedenlere bağlı olduğu düşünülebilir. Özellikle sigara içen insanlar öksürüklerinin sigaraya bağlı olduğunu düşünerek dikkate almayabilir. Bu durum hastalığı tehlikeli yapan en önemli özelliğidir. Hastaların çok az bir kısmında tanı sırasında herhangi bir belirtiye rastlanmaz ve bu hastalar genellikle başka bir nedenle çekilen akciğer grafisi sonrası tanı alırlar. Tümörün kendisinin ve göğüs içi yayılımına bağlı en sık görülen belirtiler; Devamlı yoğun öksürük, göğüs, omuz ve sırt ağrısı, balgam miktar ve renginde değişme, kanlı balgam ve kan tükürme, nefes darlığı, ses kısıklığı, yutma bozukluğu, boyun ve yüzde şişlik, göz kapağında düşme, hışıltılı solunum, tekrarlayan bronşit veya zatürre atakları. Eğer akciğer kanseri göğüs kafesi dışına yayılmışsa şikayetler vücudun başka yerleri ile ilgili olabilir. Baş ağrısı, bulantı-kusma, denge bozukluğu, baygınlık, hafıza kaybı, cilt altı şişlikler, kemik veya eklem ağrısı, kemik kırıkları, genel halsizlik, kanama- pıhtılaşma bozuklukları, iştah kaybı, açıklanamayan kilo kaybı, yorgunluk…” şeklinde açıklamalarda bulundu.</p>

<p><strong>“AKCİĞER KANSERİNİN TANISI NASIL KONULUR?”</strong></p>

<p>&nbsp;Uzm. Dr. Elif Yaldız, “Göğüs hastalıkları bölümüne şikayetle başvuranlarda hekim hastanın tıbbi öyküsünü alır ve sigara kullanımı ve diğer risk faktörlerini sorgular. Yapılan fizik muayenenin ardından akciğer grafisi ile birlikte bazı laboratuvar testleri istenir. Muayene ve akciğer grafisi bulguları ile akciğer kanserinden şüphe edilen hastalarda öncelikle bilgisayarlı tomografi çekilir. Bilgisayarlı tomografi ile elde edilen üç boyutlu görüntü sayesinde hastalıklı bölgeye nasıl ulaşılabileceğine karar verilir. Hastaların çoğunda tanı için akciğerlerden doku parçası alınır. Bu işleme biyopsi adı verilir. Biyopsiler çeşitli yöntemler ile yapılabilir. Bazı durumlarda deriyi geçip akciğer içine doğru bir iğne ilerletilebilir ki bu ‘’iğne biyopsisi’’ olarak adlandırılır. Bazen de biyopsi ‘’bronkoskopi’’ adı verilen işlem ile elde edilir. Bu işlemde ince ve ucunda bir ışık bulunan bir hortum kullanılarak akciğerin havayolları incelenir ve küçük doku parçaları alınır. Akciğer etrafındaki zarda sıvı birikimi olmuşsa buradan iğne biyopsileri alınabilir (torasentez, plevra biyopsisi). Bir diğer yöntem de dokuların cerrahi yöntemlerle alınmasıdır (mediastinoskopi, video eşliğinde torakoskopik cerrahi, açık akciğer biyopsisi). Alınan bu doku parçalarının bir patolog tarafından incelenmesi oldukça önemlidir. Çünkü akciğer kanseri hücre tipinin kesin olarak bilinmesi tedaviye yön veren en önemli bilgidir. Yapılan diğer testler genellikle kanserin vücuttaki yayılımı hakkında bilgi sahibi olmak için yapılır. Bu testler ise hastanın şikayetlerine göre manyetik rezonans görüntüleme (MR), kemik sintigrafisi, ultrasonografi veya PET-BT (pozitron emisyon tomografi) olabilir” dedi.</p>

<p><strong>ÇOK ERKEN EVREDE CERRAHİ TEDAVİ ŞANSI VAR</strong></p>

<p>“KHAK (Küçük hücreli akciğer kanseri) olan hastalarda eğer hastalık çok erken evrede yakalanabilirse cerrahi tedavi şansı olabilir” diyen Yaldız, “Ancak bu hastaların çoğunda tanı konulması sırasında hastalık zaten yaygın evrede olup, cerrahi tedavi mümkün olmamaktadır. Standart tedavi sınırlı evre hastalarda kemoterapi ve radyoterapi uygulaması, yaygın evrede ise tek basına kemoterapidir. KHDAK(Küçük hücreli dışı akciğer kanseri) tedavisinde erken evrelerde (evre 1 ve 2 ile bazı evre 3) önerilen tedavi cerrahidir. İlerlemiş veya başka organlara yayılmış hastalığı olan çoğu hastada cerrahi uygun bir tedavi yöntemi değildir. Tümörün boyutuna, yerleşimine ve yaygınlığına göre ameliyatın büyüklüğüne karar verilir. Akciğer kanserli hastaların -35’inde cerrahi tedavi uygulanabilmektedir, ancak uygulanan cerrahi tedavi her zaman kesin tedavi anlamına gelmemektedir. Ameliyat öncesi hücre düzeyinde yayılmış tümör, ameliyat sonrası dönemde ortaya çıkabilmektedir” dedi.</p>

<p><strong>“KORUNMAK İÇİN NELER YAPMALI?”</strong></p>

<p>“Akciğer kanseri önlenebilir bir hastalıktır” diyen Yaldız, “Akciğer kanserlerinin en önemli nedeni tütün ve tütün ürünlerinin kullanımıdır. Bu nedenle hastalıktan korunmada en önemli faktör sigaraya başlamanın önlenmesi ve içenlerde bıraktırılmasıdır. Özellikle gençleri hedef alan koruyucu programlar çok önemlidir. Akciğer kanseri tanısı olup sigara kullanmaya devam eden hastalar da sigarayı bıraktırma yönünde cesaretlendirilmelidir. Sigara kullanmaya devam edilmesi bu hastalarda ikinci bir kanser gelişme riskini ve uygulanan tedavilere bağlı yan etki olasılığını arttırmaktadır” diyerek sözlerini noktaladı.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 07 Nov 2024 23:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.posta34.com/images/haberler/2024/11/akciger-kanserine-yakalanmamak-icin-bunlara-dikkat-edin-1731009637.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Aileler hiperaktiviteyi yaramazlıkla karıştırıyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.posta34.com/haber/aileler-hiperaktiviteyi-yaramazlikla-karistiriyor-607</link>
                <guid>https://www.posta34.com/haber/aileler-hiperaktiviteyi-yaramazlikla-karistiriyor-607</guid>
                <description><![CDATA[Ailelerin çocuklarında en sık karşılaştığı sorunlardan birinin Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) olduğunu belirten uzmanlar, teşhisi ve tedavisinin giderek daha önemli hale geldiğini söyledi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Ailelerin çocuklarında en sık karşılaştığı sorunlardan birinin Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) olduğunu belirten uzmanlar, teşhisi ve tedavisinin giderek daha önemli hale geldiğini söyledi.</p>

<p><strong>İSTANBUL (İGFA) - </strong>Üsküdar Üniversitesi NP Etiler Tıp Merkezi Çocuk ve Ergen Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Melek Gözde Luş, çocuklarda DEHB hakkında bilgi verdi ve ailelere önerilerde bulundu.</p>

<p>Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğunun (DEHB), ailelerin Çocuk ve Ergen psikiyatrisi birimlerine en sık başvurduğu psikiyatrik bir bozukluk olduğunu dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Melek Gözde Luş, “DEHB, önemli psikiyatrik, akademik ve sosyal sorunlara neden olabilecek ciddi bir halk sağlığı sorunudur.” dedi.</p>

<p>Teşhisi ve tedavisinin giderek daha önemli hale geldiğine dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Melek Gözde Luş, “Bireyleri hayatları boyunca olumsuz olarak etkileyebileceği için DEHB’in tedavi edilmesi önemlidir. Çocuğunuz, sizi dinliyormuş gibi görünüp ilgisini sürekli başka bir alana kaydırıyorsa, dikkati çok çabuk dağılıyorsa, bir alana dikkatini yoğunlaştırması gereken işleri yapmaktan hoşlanmıyorsa, verilen komutları izlemede güçlük çekiyorsa, bu belirtiler dikkat eksikliğini işaret eden veriler olabilir. Çocuğun&nbsp; yaş düzeyine göre, oturması gereken yerde sakince oturup bekleyememesi, özellikle küçük yaşlarda riskli davranışlarda bulunması hiperaktiviteyi gösterebilir.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>KURALLI OLAN HER ORTAM DEHB’Lİ ÇOCUKLARI ZORLAYABİLİR</strong></p>

<p>Ailelerin en sık yaptığı yanlışlardan birinin hiperaktiviteyi yaramazlıkla karıştırmak olduğuna vurgu yapan Dr. Öğr. Üyesi Melek Gözde Luş, “Halbuki yaramazlık olarak adlandırdığımız çocukluk davranışı yine çocuğun kendisinin yönlendirebildiği ve istediğinde sonlandırabildiği bir davranış biçimidir. Hiperaktivitede ise çocuğun kendisini kontrol edebilmesi ve ortama uygun davranabilmesi çok zordur.” dedi.</p>

<p>Çocukları ‘yaramaz’ olarak etiketlemenin hem çocuğun kendine olan güveninin sarsılmasına neden olduğunu hem de altta yatan nedenin ortaya çıkmasına engel olduğunu vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Melek Gözde Luş,&nbsp; “Kurallı olan her ortam bu çocuklar için zorlayıcı olabilir, özellikle küçük yaşlarda. Yaş ilerledikçe de dikkat problemleri daha öncelikli olmaya başlar. Çocuklar genelde hiperaktivitenin düzeyine göre, kurallara uymama, diğer çocukları da rahatsız etme ya da rahatsız olduğu ortama gitmeyi reddetmeye kadar varan çeşitli sorunlar gösterebilir. Yaşıtlarına göre ders dinleme sürelerinin daha kısa&nbsp; olduğunu ve ödev yapma konusunda da yaşıtlarından daha çok zorlandıklarını söyleyebiliriz. Her DEHB’li çocukta olmasa da bazı DEHB’li çocuklarda erteleme davranışı görülür. Üstelik sadece ödevlerde değil, hayatın tüm alanında görülebilir.” diye konuştu.</p>

<p><strong>ÖĞRETMENLERİN YAPICI YAKLAŞIMLARI OLUMLU SONUÇLAR VERİYOR…</strong></p>

<p>Öğretmenlerin günümüzde DEHB hakkında daha çok bilgi sahibi olduğunu aktaran Dr. Öğr. Üyesi Melek Gözde Luş, “Öğretmenlerin söz kesme, izin istemeden konuşma gibi hareketler karşısında cezalandırıcı olmak yerine kuralları hatırlatmak ve onlara uyması için çocuğa fırsat vermek gibi daha yapıcı çözümlere başvurduğunu daha sık görüyoruz. Öğretmenlerin DEHB tanısı alan çocukları yakından gözlemlemeleri, gerekirse ön tarafta oturtup derse aktif katılmaları için çaba göstermelerinin çok etkili sonuçlar verdiğine şahit oluyoruz.” dedi.</p>

<p>DEHB’in günümüzde aileler tarafından daha çok duyulan bir tanı olduğunu söyleyen Dr. Öğr. Üyesi Melek Gözde Luş, “Ancak hala çoğu ailenin çocuklarına DEHB tanısı konulsa bile yeterince bilgi sahibi olmadığını ve bu durumun kendiliğinden geçebileceğini düşündüklerine tanık oluyoruz.” dedi.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 07 Nov 2024 22:58:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.posta34.com/images/haberler/2024/11/aileler-hiperaktiviteyi-yaramazlikla-karistiriyor-1731009491.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Her dikkat dağınıklığı DEHB değildir</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.posta34.com/haber/her-dikkat-daginikligi-dehb-degildir-588</link>
                <guid>https://www.posta34.com/haber/her-dikkat-daginikligi-dehb-degildir-588</guid>
                <description><![CDATA[Yazar Murat Tunalı, “Çocuklarda ve yetişkinlerde görülen her dikkat eksikliği ve hiperaktivite, nöropsikiyatrik gelişim bozukluğu DEHB anlamına gelmemektedir. Unutkanlık ve dikkat dağınıklığı zihinsel bir kusurdur. Ancak hastalık değildir. Sorunu netleştirmeden ilaçlı tedavi sürecine girilmemeli” dedi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Yazar Murat Tunalı, “Çocuklarda ve yetişkinlerde görülen her dikkat eksikliği ve hiperaktivite, nöropsikiyatrik gelişim bozukluğu DEHB anlamına gelmemektedir. Unutkanlık ve dikkat dağınıklığı zihinsel bir kusurdur. Ancak hastalık değildir. Sorunu netleştirmeden ilaçlı tedavi sürecine girilmemeli” dedi.</p><p lang="TR-TR">Hızlı okuma seminerlerinde odaklanma eğitimleri de veren yazar Murat Tunalı, çoğu zaman DEHB gibi görülen bazı rahatsızlıkların altında yatan sebepleri ve çözüm yolları hakkında şu bilgileri verdi:&nbsp;</p>

<p lang="TR-TR"><strong>DEHB DEĞİL GEÇİCİ ALGISAL KÖRLÜK&nbsp;</strong></p>

<p lang="TR-TR">“Her dikkat&nbsp;eksikliği ve&nbsp;dikkat&nbsp;dağınıklığı DEHB&nbsp;değildir! Yalnızca geçici bir algısal körlüktür.&nbsp;</p>

<p lang="TR-TR">Günümüzde yaklaşık 5 saatimiz telefon ekranına bakarak geçiyor. Şayet mesaimiz bilgisayar ekranı karşısındaysa ekrana bakarak geçirilen süre yaklaşık 12-13 saate çıkabiliyor.&nbsp;&nbsp;Bunun sonucunda göz ve beyin koordinasyonu ister istemez olumsuz etkilenebiliyor.&nbsp;Sürekli görsel veriye maruz kalan zihin bir zaman sonra seçici olmayı tercih edip algısal körlük yaşamaya başlıyor.&nbsp;</p>

<p lang="TR-TR">Bunun sonucunda gören ama algılamayan, duyan ama dinleyemeyen, okuyan ancak anlayamayan bir kişiye dönüşüyoruz. Tüm bu verileri algı dünyamızda saklamaya ve işlemeye fırsat bulamadan yitiriveriyoruz. Sonucunda ister istemez suçu kendimizde arayıp&nbsp;&nbsp;</p>

<p lang="TR-TR"><strong>HEMEN İLACA YÖNELMEYİN&nbsp;</strong></p>

<p lang="TR-TR">‘Ben çok dikkatsizim, dikkatim ne kadar dağınık, galiba bende dikkat eksikliği var’&nbsp;diyerek ilaçlarla ve psikiyatrik tedavi yöntemleriyle hızlı bir tedavi sürecine ihtiyaç duyuyoruz.&nbsp;&nbsp;Aslına bakılırsa sorun tamamen bizim yaşam tarzımızla ilgili. Şayet mesleğimizde ve günlük yaşantımızda dikkat ve konsantrasyon gerektiren bir iş üzerindeyken tüm dikkatimizi verip işi halledebiliyorsak dikkat eksikliği ve hiperaktivite sorunumuz yok demektir. Önemli bir haberi izlerken okurken sinirlenmeye ya da duygulanmaya başlıyorsak ilaç kullanacak kadar algı becerimizi yitirmemişiz demektir.&nbsp;</p>

<p lang="TR-TR">O halde bir kavram kargaşasını ortadan kaldırmakta yarar var.&nbsp;&nbsp;</p>

<p lang="TR-TR">Günlük yaşantımızda yaşadığımız “Dikkat dağınıklığı ve odaklanamamak” “DEHB yani dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu” demek değildir.&nbsp;Çocuklarda ve yetişkinlerde görülen her dikkat eksikliği ve hiperaktivite, nöropsikiyatrik gelişim bozukluğu DEHB anlamına gelmemektedir.&nbsp;</p>

<p lang="TR-TR">Gereksiz yere ilaç kullanıp kendimize zarar vermek yerine sorunu daha basit yöntemlerle halledebilmek için basit bir benzetmeden yararlanabiliriz.&nbsp;</p>

<p lang="TR-TR">Kendimizi akıllı bir cep telefonu gibi görelim. Akşama kadar çok yoğun bir şekilde çalışan telefon ısınıyor, programlar üst üste çalışıyor ve bir süre sonra ağırlaşmaya başlıyor. Akşam olduğunda&nbsp;% 3&nbsp;olan batarya seviyesinde navigasyonu açmayız. Ya da biriyle uzun uzun konuşmayız. Hemen şarja takıp bataryanın dolmasını bekleriz. Bedensel ve zihinsel sağlık için de aynı şey geçerlidir. Gün boyu saatlerce ekrana bakan, okuyan, düşünen zihin bir süre sonra dinlenmeye yani şarja takılmaya ihtiyaç duyuyor. Eğer bunu yapmazsak dinlenemeyen zihin enerjisini toparlayamadığı için cep telefonu misali batarya zayıf uyarısı veriyor. Bu durumda algısal körlük yaşıyoruz. Yorum olarak da dikkatim çok dağınık, bende dikkat eksikliği var diyoruz.&nbsp;&nbsp;</p>

<p lang="TR-TR">Beyninizi&nbsp;yemeyin!&nbsp;</p>

<p lang="TR-TR"><strong>NE YEDİĞİNİZE DİKKAT EDİN&nbsp;</strong></p>

<p lang="TR-TR">Algısal körlüğe neden olan sadece&nbsp;mental&nbsp;yoğunluk ve algısal körlük değildir. Beslendiğimiz gıdalar da bu soruna çanak tutuyor.&nbsp;</p>

<p lang="TR-TR">Peki daha dikkatli ve yüksek konsantrasyona sahip olmak için ne yapmak gerekir?&nbsp;</p>

<p lang="TR-TR">Raf ömrü uzatılmış ve paketlenmiş gıdaları mümkün olduğunca tüketmemek ya da az tüketmek. Düşünmeyi hızlandıran ceviz, fındık, balık, balıkyağı gibi gıdaları daha fazla&nbsp;tüketmek.&nbsp;Çünkü&nbsp;bu besinler özellikle&nbsp;omega&nbsp;3 yağ asidi bakımından zengindir. Bu yağ asidi beynin sinir hücrelerindeki elektro kimyasal tepkime sürecini hızlandırır.&nbsp;</p>

<p lang="TR-TR"><strong>10 GÜNLÜK EYLEM PLANI&nbsp;</strong></p>

<p lang="TR-TR">Unutkanlığı ve&nbsp;dikkatsizliği&nbsp;yenmek&nbsp;için 10&nbsp;günlük&nbsp;eylem&nbsp;planı&nbsp;yapın.&nbsp;</p>

<p lang="TR-TR">Unutkanlık ve dikkat dağınıklığı zihinsel bir kusurdur. Ancak hastalık değildir. Hastalık gibi düşünüp bilinçsizce ilaç aldığımızda durumu daha kötü hale getirebilir zihni daha da körleştiririz. Beyni tembelleştiren faaliyetleri kontrol altına alıp azaltırsak bu faaliyetlerin yerine zihni güçlendiren gıdalar tüketip zihinsel faaliyetler içinde bulunursak farkı birkaç haftada görebiliriz.&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p>

<p lang="TR-TR">Bu bağlamda dikkat dağınıklığını ve unutkanlığı yok edecek 10 günlük eylem planı yapılması halinde 10. günden sonra fark gözlemlenebilir.&nbsp;</p>

<p lang="TR-TR"><strong>Asla yapılmaması gerekenler:&nbsp;</strong></p>

<p lang="TR-TR">20:00-24:00 arası&nbsp;tv&nbsp;izlemek, bilgisayar ve telefon ekran ilintili oyunlar oynamak.&nbsp;</p>

<p lang="TR-TR">Paketlenmiş gıdalar ve asitli içecekler tüketmek.&nbsp;</p>

<p lang="TR-TR">Alkol,&nbsp;Fast&nbsp;food&nbsp;ve şekerli gıdalar tüketmek.&nbsp;</p>

<p lang="TR-TR">Uzun saatler bilgisayar oyunu oynamak.&nbsp;</p>

<p lang="TR-TR">Sabah uyanır uyanmaz telefon ekranına bakmak.&nbsp;</p>

<p lang="TR-TR"><strong>Kesinlikle yapılması gerekenler:&nbsp;</strong></p>

<p lang="TR-TR">Her gün sabah kahvaltıda, gün içinde gıda takviyesi niteliğinde fındık ve ceviz tüketmek.&nbsp;</p>

<p lang="TR-TR">10 gün içinde 4 defa balık tüketmek.&nbsp;</p>

<p lang="TR-TR">Güne başlarken tablet şeklinde balık yağı yutmak.&nbsp;</p>

<p lang="TR-TR">Brokoli, lahana ve karnabahar gibi yeşil yapraklı yemekleri daha çok tercih etmek.&nbsp;</p>

<p lang="TR-TR">Mümkün mertebe zeytinyağı ve zeytinyağlı besinler yemek.&nbsp;</p>

<p lang="TR-TR">Güne telefon ekranına bakarak değil gökyüzüne veya ufka bakarak bir iki dakika düşünerek başlamak.&nbsp;</p>

<p lang="TR-TR">Gün içinde minik molalar verip beynin en önemli gıdası oksijen için açık havada düşünme molaları eşliğinde bir iki dakika nefes alıp vermek.&nbsp;&nbsp;</p>

<p lang="TR-TR"><strong>ZİHİNSEL DİYET&nbsp;</strong></p>

<p lang="TR-TR">Her şeyden evvel düşünmek beyin hücrelerinin en sevdiği eylemdir. Onları aktif hale getirip yeni nöronsal bağlantılar meydana getirmek için düşünmekle ilintili eğlenceli oyunlar oynamak. 10 gün boyunca&nbsp;tv&nbsp;izlemek, ya da akşamları telefonda oyun oynamak yerine her gün tabu, satranç, dama, tavla oynadığınızda artık 10.&nbsp;günden sonra dikkatinizin daha yoğun ve daha uyanık olduğunu hissedersiniz. Buna bir anlamda zihinsel diyet diyebiliriz.”&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 06 Nov 2024 18:38:58 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.posta34.com/images/haberler/2024/11/her-dikkat-daginikligi-dehb-degildir-1730907538.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Stres ile başa çıkmanın yolları</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.posta34.com/haber/stres-ile-basa-cikmanin-yollari-586</link>
                <guid>https://www.posta34.com/haber/stres-ile-basa-cikmanin-yollari-586</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NP Feneryolu Tıp Merkezi Psikiyatri Uzmanı Doç. Dr. Serdar Nurmedov, 6 Kasım Dünya Stres Farkındalığı Günü kapsamında stres türlerinden ve yönetiminden bahsetti.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Üsküdar Üniversitesi NP Feneryolu Tıp Merkezi Psikiyatri Uzmanı Doç. Dr. Serdar Nurmedov, 6 Kasım Dünya Stres Farkındalığı Günü kapsamında stres türlerinden ve yönetiminden bahsetti.</p>

<p><strong>İSTABUL (İGFA) -&nbsp;</strong>Kısa süreli stresin bireyi motive edip harekete geçirebilirken, uzun süreli ve yoğun stresin fiziksel ve zihinsel sağlığı olumsuz etkileyebileceğine dikkat çeken Psikiyatri Uzmanı Doç. Dr.&nbsp;Serdar&nbsp;Nurmedov, “Herkes zaman zaman stres yaşar ve bu durumdan tamamen kaçınmak mümkün değildir.” dedi. Bazı tekniklerle stresin yönetilebileceğini de aktaran Doç. Dr.&nbsp;Serdar&nbsp;Nurmedov, “Bireyin stres faktörlerini nasıl algıladığına ve onlara nasıl tepki verdiğine bağlı olarak stresle baş etme yöntemleri de değişkenlik gösterir.” uyarısını yaptı.</p>

<p>Üsküdar Üniversitesi NP Feneryolu Tıp Merkezi Psikiyatri Uzmanı Doç. Dr.&nbsp;Serdar&nbsp;Nurmedov, 6 Kasım Dünya Stres Farkındalığı Günü kapsamında stres türlerinden ve yönetiminden bahsetti.</p>

<p><strong>KISA SÜRELİ STRES MOTİVE EDİCİ OLABİLİRKEN, UZUN SÜRELİ STRES SAĞLIK SORUNLARINA NEDEN OLABİLİYOR</strong></p>

<p>Stresin, vücudun tehlikelere veya zorluklara karşı kendini savunmak için gösterdiği doğal bir tepki olduğunu dile getiren Doç. Dr.&nbsp;Serdar&nbsp;Nurmedov, “Stres farklı fiziksel, duygusal ve davranışsal tepkilere yol açabilir.” dedi.</p>

<p>Kısa süreli stresin bireyi motive edip harekete geçirebileceğine dikkat çeken Doç. Dr.&nbsp;Serdar&nbsp;Nurmedov, “Ancak, uzun süreli ve yoğun stres fiziksel ve zihinsel sağlığı olumsuz etkileyebilir. Herkes zaman zaman stres yaşar ve bu durumdan tamamen kaçınmak mümkün değildir. Ancak stres yönetimi teknikleri, stresle başa çıkmanıza yardımcı olabilir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>AKUT STRES ENERJİ VE UYANIKLIK SAĞLIYOR</strong></p>

<p>Stres türlerinden bahseden&nbsp;Doç. Dr.&nbsp;Serdar&nbsp;Nurmedov, “Akut stres aniden ortaya çıkan ve kısa süren geçici bir stres türüdür. Genelde kısa süreli tehlike ve zorluklarla karşı karşıya kaldığımızda görülür.” dedi.</p>

<p>Akut stresin enerji ve uyanıklık sağladığını aktaran Doç. Dr. Serdar Nurmedov “Geçici olduğu için uzun vadede tesiri yoktur. Sunum öncesi yaşanan heyecan, trafikte aniden frene basmak zorunda kalmak gibi durumlar akut strese örnek olarak verilebilir. Akut stresin kısa süreli olması sebebi ile stresi hızlıca yatıştırmaya yönelik teknikler kullanılır. Nefes egzersizleri, kas gevşetme teknikleri, bilişsel yeniden yapılandırma ve meditasyon örnek olarak verilebilir.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>TETİKLEYİCİLERİ AZALTIP RUTİN OLUŞTURULMALI&nbsp;</strong></p>

<p>Akut stresin sık aralıklarla tekrarlaması sonucu gelişen stres türünün ‘episodik akut stres’ olarak adlandırıldığını ifade eden&nbsp;Doç. Dr.&nbsp;Serdar&nbsp;Nurmedov, şöyle devam etti:</p>

<p>“İş yükü fazla, sürekli kriz durumlarını yönetmek durumunda kalan ve sürekli acele eden bireylerde görülür. Episodik stresin sinirlilik, baş ağrısı, uyku sorunları ve kan basıncında artış gibi sonuçları olabilir. Episodik akut stres yaşayan bireylerin stresi tetikleyen etmenleri azaltması ve rutin oluşturmaları önerilir. Zaman yönetimi, düzenli fiziksel aktivite ve pozitif düşünce alışkanlıklarının bu rutinin birer parçası olması önerilir.”</p>

<p><strong>KRONİK STRES CİDDİ SAĞLIK SORUNLARINA SEBEP OLABİLİR!</strong></p>

<p>Kronik stresin de uzun süre devam eden, yoğun ve kalıcı stres türü olduğunu aktaran&nbsp;Doç. Dr.&nbsp;Serdar&nbsp;Nurmedov, “Toksik ilişkiler, uzun süreli işsizlik, maddi sıkıntılar ya da kronik sağlık sorunları gibi durumlarda ortaya çıkar.” dedi.</p>

<p>Uzun süreli kronik stresin ciddi sağlık sorunlarına sebep olabileceği uyarısı yapan Doç. Dr. Serdar Nurmedov,&nbsp;“Depresyon, bağışıklık sisteminin zayıflaması, kaygı bozukluğu, hipertansiyon bunlara örnek olarak verilebilir. Kronik stres bireyin işlevselliğini olumsuz yönde etkiler ve yaşam kalitesini düşürür. Kronik stresle mücadele eden kişilere rahatlama tekniklerini uygulamanın yanında stres ile başa çıkma becerileri geliştirmeleri önerilir. Bunun için ‘bilişsel davranışçı terapi’ ve ‘farkındalık teknikleri’ oldukça faydalı olacaktır.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>TRAVMATİK STRES YAŞAYANLAR PROFESYONEL DESTEK ALMALI</strong></p>

<p>Bireyin bir travma ya da ciddi hayati tehlike atlattıktan sonra ortaya çıkan stres türünün ise travmatik stres olarak tanımlandığını dile getiren&nbsp;Doç. Dr.&nbsp;Serdar&nbsp;Nurmedov, “Etraflıca ele alınmazsa Travma Sonrası Stres Bozukluğu olarak bilinen ruhsal bir rahatsızlığa sebep olabilir. Kâbus, uyku uyuyamama, kaçınma davranışı, korku ve kaygı gibi belirtileri vardır. Bu bireylerin özellikle profesyonel destek almaları gerekir.” açıklamasını yaptı.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 06 Nov 2024 18:38:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.posta34.com/images/haberler/2024/11/stres-ile-basa-cikmanin-yollari-1730907525.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Nükleer tıbbın geleceği Çeşme’de tartışılacak</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.posta34.com/haber/nukleer-tibbin-gelecegi-cesmede-tartisilacak-577</link>
                <guid>https://www.posta34.com/haber/nukleer-tibbin-gelecegi-cesmede-tartisilacak-577</guid>
                <description><![CDATA[Türkiye Nükleer Tıp Derneği’nin (TNTD) her yıl düzenlediği geleneksel sempozyumu, bu yıl 1-3 Kasım 2024 tarihlerinde Çeşme, İzmir’de "Nükleer Tıp: Güncel Bakış ve Gelecek Vizyonu" teması ile gerçekleşecek.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye Nükleer Tıp Derneği’nin (TNTD) her yıl düzenlediği geleneksel sempozyumu, bu yıl 1-3 Kasım 2024 tarihlerinde Çeşme, İzmir’de "Nükleer Tıp: Güncel Bakış ve Gelecek Vizyonu" teması ile gerçekleşecek.</p>

<p><strong>İZMİR (İGFA) - </strong>1-3 Kasım 2024 tarihlerinde Çeşme, İzmir’de "Nükleer Tıp: Güncel Bakış ve Gelecek Vizyonu" teması ile gerçekleşecek.</p>

<p>TNTD Yönetim Kurulu Başkanı Dr. M. Fani Bozkurt, sempozyumda nükleer tıpta yaşanan hızlı bilimsel ve teknolojik gelişmeleri tanı ve tedavi uygulamalarına en iyi şekilde entegre ederek meslektaşlarımızın güncel bilgiyle donatılmasına katkı sağlayacaklarını açıkladı. &nbsp;&nbsp;</p>

<p>Dr. Bozkurt, açıklamasında son yıllarda nükleer tıp alanında uluslararası arenada çığır açan klinik faz çalışmalarının, radyofarmasötik ve cihaz teknolojilerinde yaşanan gelişmelerin önemini vurguladı. Bozkurt, “ Bu sempozyum, multidisipliner iş birliğiyle nükleer tıpta daha iyi uygulamalara ulaşma yolunda bir fırsattır” dedi.</p>

<p>Sempozyum programında, görüntüleme ve tedavide yeni radyofarmasötikler, yapay zeka ve makine öğrenmesinin sağlık alanındaki katkıları gibi güncel konulara yer verileceğini ifade eden Bozkurt, meningiomalarda radyonüklid tedavi uygulamaları, radyonüklid tedavi süreçlerinde hasta takibi, FDG PET yanıt değerlendirme ve immünoterapideki gelişmelerin ele alınacağı oturumlar düzenleneceğini söyledi.</p>

<p>Dr. Bozkurt, sempozyumun aynı zamanda genç bilim insanlarına da önemli bir platform sunduğunu belirterek, şöyle devam etti ; “Türkiye’nin dört bir yanından gelecek katılımcılar, nükleer tıpta bilgi birikimlerini ve deneyimlerini paylaşarak daha güçlü bir bilimsel topluluk oluşturma imkanı bulacaklar”</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 30 Oct 2024 03:52:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.posta34.com/images/haberler/2024/10/nukleer-tibbin-gelecegi-cesmede-tartisilacak-1730249564.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Diş çürüğü tarihe karışabilir</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.posta34.com/haber/dis-curugu-tarihe-karisabilir-576</link>
                <guid>https://www.posta34.com/haber/dis-curugu-tarihe-karisabilir-576</guid>
                <description><![CDATA[Avrupa Estetik Diş Hekimliği Derneği Üyesi Uzman Dt. Funda Özsarı, “Diş çürüğüne karşı aşı çalışmaları  umut vaat ediyor” dedi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Avrupa Estetik Diş Hekimliği Derneği Üyesi Uzman Dt. Funda Özsarı, “Diş çürüğüne karşı aşı çalışmaları &nbsp;umut vaat ediyor” dedi.</p>

<p><strong>İSTANBUL (İGFA) -&nbsp;</strong>Dünya çapında her yaştan insanı etkileyen diş çürükleri, ağız sağlığı alanında en yaygın sorunlardan biri olmaya devam ediyor. Yeni geliştirilen diş çürüğü aşısı çalışmaları sayesinde, bu rahatsızlığın gelecekte tarih olabileceği düşünülüyor.</p>

<p>Avrupa Estetik Diş Hekimliği Derneği Üyesi Dt. Funda Özsarı, bu yeni aşı gelişimini “diş sağlığına dair devrim niteliğinde bir adım” olarak nitelendirerek, çürüğe karşı geliştirilen aşı çalışmalarının, diş yüzeyinde plak oluşturan ve diş minesine zarar veren Streptococcus mutans bakterisini hedef aldığını söyledi. &nbsp;Özsarı, özellikle burundan sprey veya dil altı uygulamalar yoluyla geliştirilen bu yeni aşı çalışmalarının , ağız mukozasında bağışıklık tepkisini artırarak dişlerin çürüklerden korunmasına katkı sağladığını belirtti.</p>

<p>Bilimsel araştırma yayınları sunan, bağımsız hakemli bir akademik yayıncılık platformu Frontiers’da çalışmalar hakkında detaylı bilgi verildiğini vurgulayan Özsarı, araştırmalarda, bu aşının kemirgen ve maymunlar üzerinde yapılan deneylerde yüksek başarı gösterdiğini ve bu başarıyı insan deneylerinde de kanıtlaması durumunda çürük sorununa köklü bir çözüm sunabileceği öngörüsünün son derece önemli olduğunu söyledi.&nbsp;</p>

<p><strong>ÇÜRÜK AŞISININ ETKİSİ VE GÜVENİLİRLİĞİ</strong></p>

<p>&nbsp;“Aşılar yalnızca çürük oluşumunu engellemekle kalmıyor, aynı zamanda kalp hastalıkları ve diyabet gibi sistemik sağlık sorunlarına yol açabilecek bakterilerin vücuda yayılmasını önleme potansiyeline sahip” bilgisini paylaşan Özsarı, &nbsp;Oxford Academic ve Frontiers tarafından yayımlanan araştırmalara göre, nanoparçacık bazlı DNA aşıları sayesinde çürük oluşumu yüzde 60-70 oranında azalabildiğini belirtti. Özsarı, bilimsel araştırmalarda yan etki profili düşük olan bu aşıların, özellikle ağız sağlığını tehlikeye atan bakteriler üzerinde doğrudan etkili olup ağız mukozasında bağışıklık oluşturarak sistemik enfeksiyon riskini azaltma kapasitesine sahip olduğuna dikkat çekti.&nbsp;</p>

<p><strong>UYGULAMAYA GEÇİŞ SÜRECİ 5 İLE 10 YIL ARASINDA OLABİLİR</strong></p>

<p>Diş çürüğü aşısının başarılı olması durumunda , diş sağlığında devrim yaratabileceğini ifade eden Özsarı, .”Araştırmalara göre aşının küresel olarak uygulanabilir hale gelmesi için birkaç yıl daha insan testlerinin sonuçlanması bekleniyor. Eğer başarılı olursa, önümüzdeki 5 ila 10 yıl içinde çürüklerin büyük oranda önlenebileceği bir diş sağlığı dönemi görebiliriz” Dedi.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 30 Oct 2024 03:52:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.posta34.com/images/haberler/2024/10/dis-curugu-tarihe-karisabilir-1730249559.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Göz rengi nasıl oluşuyor? İşte renklerin bilimsel ve genetik şifreleri...</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.posta34.com/haber/goz-rengi-nasil-olusuyor-iste-renklerin-bilimsel-ve-genetik-sifreleri-562</link>
                <guid>https://www.posta34.com/haber/goz-rengi-nasil-olusuyor-iste-renklerin-bilimsel-ve-genetik-sifreleri-562</guid>
                <description><![CDATA[Göz rengi sadece estetik bir özellik değil, aynı zamanda genetik mirasımızın da bir yansımasıdır. Göz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Tural Babashlı, göz renginin nasıl oluştuğuna ve genetik mirasın bu süreçteki rolüne dair bilimsel ve genetik temelleri üzerine bigilendirdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Göz rengi sadece estetik bir özellik değil, aynı zamanda genetik mirasımızın da bir yansımasıdır. Göz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Tural Babashlı, göz renginin nasıl oluştuğuna ve genetik mirasın bu süreçteki rolüne dair bilimsel ve genetik temelleri üzerine bigilendirdi.</p>

<p>İSTANBUL (İGFA) - Göz rengi, kişinin iris adı verilen renkli kısmında bulunan pigmentlerin varlığı ve miktarına bağlı olarak oluşur. İris, korneanın arkasında, göz merceğinin önünde, diyafram vazifesi gören zar tabakadır.</p>

<p>Gözün rengini belirleyen pigmentlere ‘’melanin’’ denir. Melanin, göz rengi üzerinde doğrudan etkili olan faktördür. Melanin miktarı azaldıkça gözler daha açık renkli olurken, arttıkça daha koyulaşır.</p>

<p>Göz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Tural Babashlı, göz renginin oluşumuna yönelik bilimsel ve genetik temellerine ilişkin merakları giderdi.</p>

<p>Göz rengi, bir kişi doğduğunda mavi veya gri olma eğiliminde olduğuna dikkati çeken Op. Dr. Babashlı, "Göz renginin oluşum süreci, bebeklik dönemindeki birkaç ay boyunca devam eder. Sonradan, melanin üretimi çevredeki ışık miktarı, beslenme durumu ve genetik faktörlere bağlı olarak artmaya başlar. Melanin üretimi arttıkça, iris pigmentlenir ve göz tonu daha belirgin hale gelir. İris içindeki melanin üretimi arttıkça, göz rengi daha belirgin olur; bu da rengin kahverengi, yeşil, gri veya maviliğine yol açar" dedi.</p>

<p><strong>GÖZ RENGİ ÇEŞİTLERİ</strong></p>

<p>Göz rengi, kahverengi, mavi, yeşil ve gri gibi çeşitli renk tonlarında olabildiğine vurgu yapan Op. Dr. Babashlı, "Bu renklerin yanı sıra nadir olarak amber (bal rengi) ve heterokromi gibi özel durumlar da görülebilir. Heterokromi, bir kişinin iki gözünün farklı renkte olması durumudur. Örneğin, bir gözü kahverengi diğer gözü mavi olan insanlar heterokromiye sahiptir" dedi.</p>

<p><strong>İşte Op. Dr. Babashlı'nın renklere ilişkin tespitleri...</strong></p>

<p><img src="https://www.igfhaber.com/static/2024/10/27/i5a4051-1730011775-592-x750.jpeg" style="height:500px; width:750px" /></p>

<p><strong>Kahverengi Gözler: </strong>Dünya nüfusunun büyük bir kısmı, kahverengi gözlere sahiptir. Kahverengi göz rengi, yüksek miktarda melanin içeren irislere sahip olmanın sonucudur.</p>

<p><strong>Mavi Gözler: </strong>Mavi gözler, irislerdeki melanin miktarının düşük olduğu durumlarda ortaya çıkar. Işık, gözün irisindeki kollajen tabakasından yansırken, mavi renk belirir. Bu nedenle, mavi gözlülerin irisi aslında mavi değil, renksizdir.</p>

<p><strong>Yeşil Gözler: </strong>Yeşil gözler, kahverengi gözlerde olduğu gibi yüksek miktarda melanine sahip değildir. Ancak, mavi gözlere kıyasla melanin miktarı daha fazladır. Işık yansımaları ve az miktarda melanin, gözlere yeşil bir renk verir.</p>

<p><strong>Gri Gözler: </strong>Gri gözler, kahverengi ve mavi gözler arasındaki bir geçiş tonudur. Göz renginin gri olarak algılanmasının nedeni, az miktarda melanine ve ışığın etkisiyle oluşan renk yansımalarının karışımıdır.</p>

<p><strong>Amber (Bal Rengi) Gözler: </strong>Amber göz rengi oldukça nadir görülen bir durumdur. Kahverengi ve yeşil arasında değişen altın rengi tonlara sahiptir. Bu renk, yüksek miktarda lipokrom pigmentinin iris içinde birikmesiyle oluşur.</p>

<p><strong>GÖZ RENGİ VE GENETİK</strong></p>

<p>Göz rengi, karmaşık bir genetik mirasın sonucudur. Genler, göz rengini belirleyen melanin üretimini kontrol eder. Genellikle, kahverengi gözlü ebeveynlerin çocukları da kahverengi gözlü olur. Ancak, anne ve babanın farklı göz renklerine sahip olduğu durumlarda, çocukların göz rengi çeşitlilik gösterebilir.</p>

<p>Göz rengini belirleyen birçok karmaşık gen vardır. Bu genler, baskın (dominant) ve çekinik (resesif) olarak farklı şekillerde etki eder. Kahverengi göz rengi, genellikle diğer renklere göre daha baskındır. Ancak, anne veya babadan biri mavi veya yeşil göz genine sahipse, çocukta bu renklerin ortaya çıkma olasılığı artar.</p>

<p>Göz rengi, insanların genetik mirasından kaynaklanan ilginç ve karmaşık bir özelliktir. Gözlerimiz, bize benzersiz bir kimlik kazandıran bu güzel ve çeşitli renklerle dünyayı görmemizi sağlar.</p>

<p><img src="https://www.igfhaber.com/static/2024/10/27/pexelslinkenvanzyl26345437821939864-1730011760-305-x750.jpeg" style="height:500px; width:750px" /></p>

<p><strong>GÖZ RENGİ DEĞİŞTİRMEYİ DÜŞÜNENLERE ÖNERİLER</strong></p>

<p>Eğer göz renginizi değiştirmeyi düşünüyorsanız, mutlaka bir uzman görüşü almalı ve bu işlemlerin sizin için uygun olup olmadığını öğrenmelisiniz. Her bireyin göz yapısı farklıdır ve her yöntem herkes için uygun olmayabilir. Estetik amaçlı bu tür müdahalelerin ciddi sağlık sonuçları doğurabileceğini unutmayın.<br />
Kendinize Sorun:</p>

<p>●&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Göz rengimi neden değiştirmek istiyorum?</p>

<p>●&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Kalıcı bir değişiklik yapmak konusunda kararlı mıyım?</p>

<p>●&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Göz sağlığımı riske atmadan bu işlemi gerçekleştirebilir miyim?&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p>

<p>Göz rengi değiştirme kararı, estetik bir tercih olmanın ötesinde, ciddi bir sağlık kararıdır. Sonuç olarak, göz rengi değiştirme işlemi modern tıbbın sunduğu bir seçenek haline gelmiş olsa da, bu işlemin riskleri göz ardı edilmemelidir. Göz sağlığı her şeyden önce gelir ve estetik müdahaleler yaparken sağlığınızı korumak her zaman en önemli önceliğiniz olmalıdır.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 27 Oct 2024 20:56:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.posta34.com/images/haberler/2024/10/goz-rengi-nasil-olusuyor-iste-renklerin-bilimsel-ve-genetik-sifreleri-1730051762.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Dişeti hastalıkları kalp sağlığını tehdit ediyor</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.posta34.com/haber/diseti-hastaliklari-kalp-sagligini-tehdit-ediyor-557</link>
                <guid>https://www.posta34.com/haber/diseti-hastaliklari-kalp-sagligini-tehdit-ediyor-557</guid>
                <description><![CDATA[Diş sağlığınızı ihmal etmek, yalnızca ağız içindeki sorunlara yol açmakla kalmıyor aynı zamanda kalbinizi de ciddi bir tehlike altına sokuyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Diş sağlığınızı ihmal etmek, yalnızca ağız içindeki sorunlara yol açmakla kalmıyor aynı zamanda kalbinizi de ciddi bir tehlike altına sokuyor.</p><p><strong>İSTANBUL (İGFA) - </strong>Avrupa Estetik Diş Hekimliği Derneği Üyesi Uzman Dt. Funda Özsarı, dişeti hastalıklarının kalp hastalıkları riskini iki katına çıkardığını belirterek, ağız sağlığı ile kalp sağlığı arasındaki güçlü ilişkiye dikkat çekti.</p>

<p>“Dişlerinizdeki enfeksiyon sadece ağzınızda kalmıyor, damarlarınıza ve kalbinize kadar ulaşıyor” diyen Dt. Özsarı, basit bir dişeti hastalığının, kalp krizi veya felce neden olabilecek ölümcül sonuçlara yol açabileceğini vurguladı.</p>

<p>Dişeti hastalıklarının, ağızda biriken bakterilerin dişeti dokusuna saldırmasıyla başladığını, ancak bu enfeksiyonun yalnızca ağız içinde sınırlı kalmadığını ifade eden Özsarı, dişeti hastalıklarının vücutta düşük seviyeli kronik iltihaplanmaya yol açarak kalp damarlarında plak oluşumunu hızlandırdığını belirtti.&nbsp;&nbsp; Özsarı, “Dişeti hastalıkları sırasında ortaya çıkan kronik enflamasyon, damar duvarlarında plak oluşumuna yol açarak ateroskleroza zemin hazırlıyor. Bu durum, kalp krizi ve felç riskini ciddi ölçüde artırıyor.” dedi.</p>

<p><img height="552" src="https://www.igfhaber.com/static/2024/10/27/1729930975-funda-zsar-rev-foto-1-1730016964-553-x750.jpeg" width="750" /></p>

<p>Özsarı, dişeti hastalığına yol açan bakterilerin kan dolaşımına girerek kalbe ve damar sistemine yayılabileceğini söyledi. Bu bakterilerin kalp kapakçıklarına zarar verebileceğini ve endokardit gibi ciddi kalp enfeksiyonlarına neden olabileceğini ifade eden Özsarı, bu tür enfeksiyonların kalp kapakçıklarında kalıcı hasara yol açabileceğine dikkat çekti.</p>

<p><strong>BAĞIŞIKLIK SİSTEMİ VE DAMARLAR ARASINDAKİ KRİTİK İLİŞKİYE DİKKAT</strong></p>

<p>Dişeti hastalıklarının kalp hastalıklarına katkıda bulunan en önemli faktörlerden birinin, vücudun bağışıklık tepkisi olduğunu belirten Özsarı, şu açıklamalarda bulundu: “Dişeti hastalığına karşı vücudun verdiği sürekli bağışıklık tepkisi, damarlarımızdaki endotel hücrelerine zarar verebilir. Endotel hücreleri, damarlarımızın sağlıklı kalmasını sağlar, ancak kronik enflamasyon bu hücrelerin işlevini bozarak damarların esnekliğini azaltır ve yüksek tansiyon gibi riskleri artırır.”</p>

<p>Özsarı, kronik enflamasyonun damar sertleşmesine (ateroskleroz) neden olduğunu ve bunun da kalp krizine kadar gidebilen ciddi sonuçlar doğurduğunu belirtti. Özsarı, "Dişeti iltihabının basit bir ağız problemi olmadığını anlamalıyız. Bu iltihaplanma, damarlarınızda plak birikimini hızlandırarak kalp krizi ve inme riskinizi artırıyor" dedi.</p>

<p>Dişeti hastalıklarının, diyabet hastaları için daha da büyük bir risk oluşturduğunu vurgulayan&nbsp; Özsarı, diyabet hastalarının dişeti hastalıklarına daha yatkın olduğunu ve aynı zamanda diyabetin kontrolünü zorlaştırdığını söyleyerek şöyle devam etti ; “Diyabetli bireylerde kan şekeri seviyesinin yüksek olması, dişeti enfeksiyonlarının daha şiddetli seyretmesine neden oluyor. Bu da diş kayıplarının yanı sıra, diyabetin kontrol altına alınmasını zorlaştırarak kalp sağlığı için büyük bir tehdit oluşturuyor”</p>

<p><strong>KALBİNİZİ KORUMANIN YOLU DİŞLERİNİZİ KORUMAKTAN GEÇİYOR</strong></p>

<p>Özsarı, dişeti hastalıklarının tedavi edilmesinin yalnızca ağız sağlığını değil, genel vücut sağlığını da koruduğunu vurgulayarak&nbsp; “Ağız sağlığı, vücut sağlığının bir göstergesidir. Dişeti hastalıklarını önlemek ve ağız bakımını ihmal etmemek, yalnızca diş kayıplarını engellemekle kalmaz; aynı zamanda kalp krizi ve felç riskini de azaltır.” Dedi. Özsarı, özellikle sigara içenler, diyabet hastaları ve yüksek tansiyon gibi risk faktörlerine sahip bireylerin dişeti sağlığına daha fazla dikkat etmeleri gerektiğini belirtti.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 27 Oct 2024 20:55:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.posta34.com/images/haberler/2024/10/diseti-hastaliklari-kalp-sagligini-tehdit-ediyor-1730051700.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Güneş kremi sadece yazın mı kullanılır?</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.posta34.com/haber/gunes-kremi-sadece-yazin-mi-kullanilir-533</link>
                <guid>https://www.posta34.com/haber/gunes-kremi-sadece-yazin-mi-kullanilir-533</guid>
                <description><![CDATA[Güneş kremleri, cildin sağlığı için vazgeçilmez ürünlerden biri. Vatandaşlar güneş kremlerini yaz aylarında kullanmayı tercih ederken, kışın gerek olmadığını düşünüyor. Eczacılar ise güneş kremlerinin yılın her mevsiminde kullanılması gerektiğinin altını çiziyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Güneş kremleri, cildin sağlığı için vazgeçilmez ürünlerden biri. Vatandaşlar güneş kremlerini yaz aylarında kullanmayı tercih ederken, kışın gerek olmadığını düşünüyor. Eczacılar ise güneş kremlerinin yılın her mevsiminde kullanılması gerektiğinin altını çiziyor.</p>

<p><strong>Reyhan ÖZBAKIR / HERKES DUYSUN</strong></p>

<p><strong>BURSA (İGFA) - </strong>Güneş kremi, çoğu kişi tarafından yazın kullanılan, kışın ihtiyaç duyulmayan bir ürün olarak bilinse de konunun uzmanları bu konuda vatandaşlara sık sık uyarılarda bulunuyor. Daha çok yaz aylarında cildi güneşten korumak için tercih edilen güneş kremleri hakkında bilinenlerin yanılgıdan ibaret olduğu belirten uzmanlar,&nbsp; güneş kreminin her mevsimde sürülmesi gerektiğini söylüyor.&nbsp;</p>

<p>Bursa'da Ecza teknisyeni olarak görev yapan Kazım Koçer, güneş kremleri hakkında doğru bilinen yanlışlara değindi. Koçer, "Güneş kremleri, sadece yaz aylarında değil, yılın her mevsiminde cildinizi korumanın en etkili yolu." dedi.&nbsp;</p>

<p><img src="https://www.herkesduysun.com/static/2024/10/26/49356-1729944437-832-x750.jpeg" style="height:500px; width:750px" /></p>

<p><strong>NEDEN HER MEVSİM KULLANILMALI?</strong></p>

<p>Yılın her mevsiminde güneş kremi kullanılması gerektiğini söyleyen Koçer, "Bizim kronik hastalığımız aslında bu. Yani süregelen bir yanlış bilgi. Çünkü güneş ve rüzgar, yazın da var kışın da var. Bu yüzden sert havalarda da güneş kremi kullanmak oldukça önemli. Çünkü cildin elastikiyetinde ciddi eksilmeler ve nem kaybı süratle gerçekleşiyor. Dolayısıyla kuruyan ve nem kaybına uğrayan cilt, kırışmaya ve erken yaşlanmaya mahkum oluyor. Dolayısıyla güneş kremi yazın ve kışın dört mevsim insanların bir yerden bir yere giderken valizine ve çantasına koyacağı bence en önemli kişisel bakım ürünü diye düşünüyorum." şeklinde konuştu.</p>

<p><img src="https://www.herkesduysun.com/static/2024/10/26/whatsapp-image-2024-10-24-at-18-05-02-1729944191-996-x750.jpeg" style="height:562px; width:750px" /></p>

<p><strong>GÜNEŞ KREMİ SEÇİMİ NASIL OLMALI?</strong></p>

<p>Güneş kremi seçerken hangi faktörlerin göz önünde bulundurulması gerektiğine de dikkat çeken Koçer, “Güneş kremlerinin cilt tipine göre uygun olanın seçilmesi gerektiği noktasında uzmanlar hemfikir. Kuru, yağlı veya karma ciltler için farklı formüllere sahip güneş kremleri bulunmaktadır. Ayrıca, güneş kreminin koruma faktörü (SPF) de önemlidir. SPF değeri ne kadar yüksekse, cilt o kadar uzun süre güneşin zararlı etkilerinden korunur. Yani bunların hepsini detaylandırıp kişilerin doğru ürünü seçmeleri çok önemli.” dedi.</p>

<p><img src="https://www.herkesduysun.com/static/2024/10/26/whatsapp-image-2024-10-24-at-18-05-01-1-1729944198-76-x750.jpeg" style="height:562px; width:750px" /></p>

<p><strong>KIŞIN GÜNEŞ KREMİ KULLANMANIN FAYDALARI</strong></p>

<p><strong>Kış aylarında güneş kremi kullanma bilincinin yavaş yavaş oluşmaya başladığını söyleyen Ecza teknisyeni Koçer şöyle konuştu:</strong></p>

<p>“Bu bilinç yavaş yavaş oluşmaya başladı. Çünkü bizim en ağır ve en büyük organımız cildimiz. Yani en çok bakıma ihtiyacımız olan organımız, cildimiz yani yüzölçümü ve ağırlığına baktığımız zaman daha doğal, daha büyük, daha dokunuşun olması gereken bir organ. Yani bakıma sürekli ihtiyacı var. Otuzlu, otuz beşli yaşlardan sonra vücuttaki elastikiyet yıkımı, nem kaybı, doğum lekesi veya yanlış kullanmaktan dolayı oluşan yıpranmaların tamamına yakını bu tarz sıkıntılar. Bunun önüne ise iyi ve kaliteli olan ideal bir ürünle orayı absorbe edebiliriz.”&nbsp;&nbsp;</p>

<p><img src="https://www.herkesduysun.com/static/2024/10/26/16347-1729944290-664-x750.jpeg" style="height:504px; width:750px" /></p>

<p><strong>“GÜNEŞ KREMİ ŞİMDİ DAHA ÖNEMLİ”</strong></p>

<p>Koçer ayrıca, “Nasıl hepimizin bir TC kimlik numarası var. Cildimizin de bir TC kimliği var. Dolayısıyla cildimizin kodları konulduktan sonra uygun ürünü kullanmak daha doğrudur ve dört mevsim sürekli kullanılması uygun. Çünkü spotlar, ekran ışıkları, rüzgar, evdeki ışıklar; artık fark etmiyor. Çağımızda her dakika tehdit edecek birçok unsur var. Dolayısıyla her zaman önemli. Hatta şimdi daha önemli.” ifadelerini kullandı.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 27 Oct 2024 02:24:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.posta34.com/images/haberler/2024/10/gunes-kremi-sadece-yazin-mi-kullanilir-1729985082.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Şok diyetlere dikkat!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.posta34.com/haber/sok-diyetlere-dikkat-516</link>
                <guid>https://www.posta34.com/haber/sok-diyetlere-dikkat-516</guid>
                <description><![CDATA[Hızlı zayıflama ve şok diyetleri hakkında açıklamalarda bulunan Beslenme ve Diyetetik Bölüm Başkanı Doç. Dr. Müge Arslan, “Saat 18.00'den sonra yemek yememek gibi diyet önerileri herkes için uygun değil” dedi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Hızlı zayıflama ve şok diyetleri hakkında açıklamalarda bulunan Beslenme ve Diyetetik Bölüm Başkanı Doç. Dr. Müge Arslan, “Saat 18.00'den sonra yemek yememek gibi diyet önerileri herkes için uygun değil” dedi.</p><p><strong>İSTANBUL (İGFA) - </strong>Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölüm Başkanı Doç. Dr. Müge Arslan, hızlı zayıflama ve şok diyetleri hakkında önemli açıklamalarda bulundu.</p>

<p>Doç. Dr. Müge Arslan, 21 gün süren diyetlerle kalıcı bir değişimin sağlanabileceği yönünde yaygın inanışın gerçeğini yansıtmadığını dile getirerek, "Şeker türü çok önemli. Şeker sadece çayda veya ekmekte bulunmaz; meyvelerde de şeker, yani fruktoz vardır. Bu nedenle tamamen şekersiz bir diyetin sürdürülmesi mümkün değildir, çünkü besinlerin içerisinde görünmeyen alınan şeker türleri de mevcuttur" dedi.</p>

<p><img height="505" src="https://www.igfhaber.com/static/2024/09/22/1726908469-m-ge-arslan-1-1727005485-620-x750.jpeg" width="750" /></p>

<p><strong>SALAMURA GIDALARA DİKKAT!</strong></p>

<p>Özellikle işlenmiş besinler ve salamura gıdaların tüketilmesinden kaçınılması gerektiğini ifade eden Doç. Dr. Müge Arslan, içerisinde bulundurdukları tuz ve sodyum miktarı nedeniyle; hipertansiyon, mide ve ağız kanserleri gibi pek çok&nbsp; rahatsızlıkları neden olabilmektedir . Yağsız bir beslenmenin de mümkün olmadığını, zeytin yağı, tereyağ gibi görünür yağlar haricinde , besinlerin kendi içerisinde doğal olarak bulunan yağların mevcut olduğunu, önemli olan; tüketim miktarının ve alınan yağ türünün olduğuna dikkat çekti. &nbsp;</p>

<p><strong>BEYAZ EKMEĞİ ÖNERMİYORUZ!</strong></p>

<p>Doç. Dr. Müge Arslan, glisemik indeks konusunun da tek başına yeterli olmadığını kaydederek, “Glisemik yük de önemli. Örneğin, salatanın üzerine konulan yarım bir havucun kan şekerini ciddi anlamda etkilemesi beklenmez. Salataya havuç koymayanlar var; “şekerli ve kilo alırım diye, fakat burda önemli olan havuçun tüketiminden ziyade miktarıdır” dedi. Muz da tüketebilirsiniz, insanlar muzu hayatından çıkartıyorlar. Patatesi hayatından çıkartıyor, daha önce de belirttiğim gibi miktar; yani glisemik yük burada önem arz ediyor. Ekmek de tüketebilirsiniz ama hangi ekmek çeşidi olduğu önemli. Beyaz ekmeği çok önermiyoruz. Patates tüketebilirsiniz. Pişirme şekli çok önemli. Kızartma mı, haşlama mı? Haşlamaysa, yani sıcak ise mesela soğutularak yenilmesi glisemik endeksi birazcık daha düşürür, bu çok önemli.” dedi.</p>

<p><strong>18.00’DEN SONRA YEMEK YEMEMEK HERKES İÇİN UYGUN DEĞİL!</strong></p>

<p>“Saat 18.00'den sonra yemek yememek gibi diyet önerileri herkes için uygun değil” diyen Doç. Dr. Müge Arslan, bireyin yaşam tarzına göre beslenme planlarının kişiselleştirilmesi gerektiğini vurguladı.</p>

<p>Gece geç saatlere kadar ayakta kalmaları gerekenlerin bu tür diyetlere uymalarının mümkün olmadığını belirten Arslan, "Kan şekerinin düzenlenmesinde sorun yaşayan kişiler için altıdan sonra bir şey yememek doğru değildir. Bireyin yaşam tarzı, çalışma süreçleri ve şekilleri, uyku/uyanıklık süreçlerine ve medikal geçmişine göre değişir. Ciddi bir hipoglisemisi varsa kan şekeri regülasyonun da ciddi bir&nbsp; sorun varsa öğün saatlerinin ona göre düzenlenmesi lazım.” şeklinde konuştu.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 22 Sep 2024 18:21:26 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.posta34.com/images/haberler/2024/09/sok-diyetlere-dikkat-1727018486.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kanser tedavisinde daha güçlü ve iyi hissettirecek öneriler</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.posta34.com/haber/kanser-tedavisinde-daha-guclu-ve-iyi-hissettirecek-oneriler-506</link>
                <guid>https://www.posta34.com/haber/kanser-tedavisinde-daha-guclu-ve-iyi-hissettirecek-oneriler-506</guid>
                <description><![CDATA[Kanser tanı ve tedavisindeki gelişmeler yaşam sürelerini uzatıyor.  Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Uzmanı, Kayropraktist Prof. Dr. Semih Akı, “Kişiye özel programlarla uygulanan kanser rehabilitasyonunun hastalarda sadece fiziksel etkileriyle değil; aynı zamanda ruhsal, sosyal ve bilişsel fonksiyonlara sağladığı katkılarıyla da önem kazandığını söyledi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Kanser tanı ve tedavisindeki gelişmeler yaşam sürelerini uzatıyor. Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Uzmanı, Kayropraktist Prof. Dr. Semih Akı, “Kişiye özel programlarla uygulanan kanser rehabilitasyonunun hastalarda sadece fiziksel etkileriyle değil; aynı zamanda ruhsal, sosyal ve bilişsel fonksiyonlara sağladığı katkılarıyla da önem kazandığını söyledi.</p>

<p><strong>İSTANBUL (İGFA) - </strong>Kanser tedavisinde kişilerin hem fiziksel hem de ruhsal olarak iyi hissetme ihtiyacı artıyor.</p>

<p>Yeni tedavilerle ilaç yan etkilerinin, ağrı ve yorgunluk gibi şikayetlerin mümkün olabildiğince azaltılmasının hastalıkla baş etmede önemli rol oynadığını söyleyen Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Uzmanı, Kayropraktist Prof. Dr. Semih Akı, “Tüm bunları en verimli şekilde başarabilmek amacıyla ortaya konan kanser rehabilitasyonu, olumlu etkileriyle geniş çerçeveli bir tedavi yaklaşımı sunuyor” dedi.</p>

<p>Prof. Dr. Semih Akı, araştırmaların fiziksel aktivitenin kanser hastalarında yaşam kalitesi, kas gücü ve fonksiyonel kapasite üzerine sayısız yararlı etkileri olduğunu kaydetti.</p>

<p>Prof. Dr. Semih Akı, kanser hastalarının doktorlarına danışarak uygulayabileceği ve kanserle daha güçlü bir şekilde mücadele etmelerini sağlayabilecek bazı önerilerini sıraladı:</p>

<ol>
	<li>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bir egzersiz programınız varsa düşük seviyelerden başlamaya özen gösterin. Bir etkinliği günde birkaç dakika yapmanın bile iyi geldiğini hissedeceksiniz.</li>
	<li>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Toplam egzersiz süresini mutlaka bölün ve aralara dinlenme molaları koyun. Örneğin planladığınız toplam 30 dakikalık bir yürüyüşü gün boyuna yayarak farklı saat dilimlerinde 10 dakikalık 3 yürüyüşe çıkmış olun.</li>
	<li>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Vücut egzersizlerinden sıkılıyorsanız daha keyifli hale getirmek için grup derslerine katılabilir veya sevdiğiniz şarkılar eşliğinde pratik yapmayı deneyebilirsiniz. Aynı şekilde bisiklet kullanmak hem zevkli hem de egzersiz niteliğinde bir seçenek olabilir.</li>
	<li>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Masabaşı bir işe sahipseniz günlük iş molanızda yemeğinizi dışarda yemeyi tercih etmeniz hareket seviyenizi artırmaya yardımcı olur.</li>
	<li>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Günlük rutininize fiziksel aktiviteler eklemenin yollarını arayın. Örneğin aracınızı evinize ya da iş yerinize en uzak park alanına park edin ve o mesafeyi yürüyün.</li>
	<li>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Adımları ölçen bir alet olan pedometre veya akıllı telefonlarda bulunan adımsayar uygulamalar aracılığıyla günlük adım sayınızı takip edin ve ideal seviyelerde tutmaya özen gösterin.</li>
	<li>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Egzersiz yaparken rahat giysiler tercih edin ve bol su tüketin.</li>
	<li>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Omuz silkmek, kolları kaldırmak ve yürümek gibi kol bacak egzersizleri ile ısının, germe egzersizleriyle de soğuyun.</li>
	<li>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bahçe veya evle ilgili büyük efor gerektirmeyen, ufak tefek tadilat işleriyle ilgilenmek hem fiziksel hem de zihinsel olarak daha iyi hissetmenize yardımcı olabilir.</li>
	<li>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Yoga yapmayı deneyin. Aerobik olmamasına rağmen hareket ve meditasyonu bütünleştirerek fayda sağlar.</li>
	<li>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Radyoterapi alıyorsanız yüzme havuzlarından kaçının. Ortak kullanım alanlarında enfeksiyon riski fazladır ve klor, ışın gören cildi ekstra tahriş edebilir.</li>
	<li>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Vücudunuzun sesini göz ardı etmeden dinleyin, kendinizi iyi hissetmiyorsanız veya ateşiniz varsa egzersiz yapmak için vücudunuzu zorlamayın.</li>
	<li>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Kansere eşlik eden bir anemi yani kansızlık durumu söz konusuysa doktorunuza danışmadan egzersiz yapmayın.</li>
	<li>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Yürüme veya denge kurma güçlüğü gibi bazı önemli sorunlarda egzersiz programının bu şartlara özel olarak bir uzmanla birlikte düzenlenmesi gerektiğini unutmayın.</li>
	<li>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Kanser hastaları için özel tasarlanmış programları araştırın, derneklere üye olun ve bu konuda diğer hastalarla ilişkilerinizi geliştirin.</li>
</ol>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 26 Aug 2024 19:43:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.posta34.com/images/haberler/2024/08/kanser-tedavisinde-daha-guclu-ve-iyi-hissettirecek-oneriler-1724690637.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Mide küçültme ameliyatlarındaki ölüm vakaları artıyor</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.posta34.com/haber/mide-kucultme-ameliyatlarindaki-olum-vakalari-artiyor-505</link>
                <guid>https://www.posta34.com/haber/mide-kucultme-ameliyatlarindaki-olum-vakalari-artiyor-505</guid>
                <description><![CDATA[Son günlerde mide küçültme ameliyatları ile ilgili art arda yaşanan birkaç trajik olay, bu ameliyatların ne kadar güvenli olduğu sorusunu yeniden gündeme getirdi. Afyonkarahisar, İstanbul ve Antalya'da yaşanan benzer vakalar, mide küçültme ameliyatlarının ardından hastaların hayatını kaybetmesiyle sonuçlandı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Son günlerde mide küçültme ameliyatları ile ilgili art arda yaşanan birkaç trajik olay, bu ameliyatların ne kadar güvenli olduğu sorusunu yeniden gündeme getirdi. Afyonkarahisar, İstanbul ve Antalya'da yaşanan benzer vakalar, mide küçültme ameliyatlarının ardından hastaların hayatını kaybetmesiyle sonuçlandı.</p>

<p><strong>BURSA (İGFA) -&nbsp;</strong>Son yıllarda hızla artan mide küçültme ameliyatları, kilo vermek isteyen birçok kişi için bir umut ışığı oldu. Ancak bu operasyonlar her zaman beklenen sonuçları vermiyor; hatta bazı durumlarda ölümcül sonuçlara yol açabiliyor. Son günlerde art arda yaşanan birkaç trajik olay, bu ameliyatların ne kadar güvenli olduğu sorusunu yeniden gündeme getirdi. Afyonkarahisar, İstanbul ve Antalya'da yaşanan benzer vakalar, mide küçültme ameliyatlarının ardından hastaların hayatını kaybetmesiyle sonuçlandı. Peki bu vakaların ardındaki olası nedenleri nelerdir? Sağlık sektöründe yaşanan ihmallerin konuyla bağlantısı var mı?</p>

<p><img src="https://www.herkesduysun.com/static/2024/08/26/haber-gorseli-1724681418-254-x750.jpeg" style="height:422px; width:750px" /></p>

<p><strong>AFYONKARAHİSAR'DA İKİ ÇOCUK ANNESİ HAYATINI KAYBETMİŞTİ</strong></p>

<p>Afyonkarahisar'da 52 yaşındaki Serpil Aydemir, fazla kilolarından kurtulmak için Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Hastanesi'nde mide küçültme ameliyatı oldu. Ancak bu ameliyat, beklenmedik bir şekilde Aydemir'in hayatını kaybetmesiyle sonuçlandı. Ameliyatın ardından evine taburcu edilen Aydemir, birkaç gün sonra fenalaşarak tekrar hastaneye kaldırıldı. Yaklaşık iki ay boyunca yoğun bakımda kalan Aydemir, iç kanama geçirerek hayatını kaybetti.</p>

<p>Aydemir'in ailesi, doktorun ameliyat için gerekli önlemleri almadığını ve yaşanan sürecin ihmalden kaynaklandığını iddia ediyor. Özellikle doktorun, Aydemir'in iltihaplı romatizma gibi ciddi bir sağlık sorunu olmasına rağmen, ameliyatın risk taşımadığını söyleyerek güvence verdiği belirtiliyor. Aile, bu güvenceye rağmen Aydemir'in yaşadığı sağlık sorunlarının dikkate alınmadığını ve ölümle sonuçlanan bu süreçte ciddi ihmallerin bulunduğunu öne sürüyor.</p>

<p><img src="https://www.herkesduysun.com/static/2024/08/26/haber-gorseli-3-1724681431-307-x750.jpeg" style="height:500px; width:750px" /></p>

<p><strong>İSTANBUL'DA GENÇ BİR HAYAT SON BULMUŞTU</strong></p>

<p>İstanbul'da yaşanan bir başka trajik olay ise 19 yaşındaki Rojin Elveren'in mide küçültme ameliyatı sırasında hayatını kaybetmesi oldu. Kağıthane'de bir klinikte başladığı süreç, Bağcılar'daki bir hastanede son buldu. Ailesi, Elveren'in ameliyata uygun olup olmadığını belirlemek için yeterli testlerin yapılmadığını ve ameliyatın aceleye getirildiğini iddia ediyor. Özellikle Elveren'in küçük yaşta kalp hastası olduğu ve bu durumun ameliyat öncesinde yeterince değerlendirilmediği belirtiliyor. Aile, hastane ve doktor hakkında dava açmaya hazırlanıyor.</p>

<p><img src="https://www.herkesduysun.com/static/2024/08/26/haber-gorseli-2-1-1724681426-413-x750.jpeg" style="height:500px; width:750px" /></p>

<p><strong>ANTALYA'DA İNGİLİZ TURİSTİN ÖLÜMÜ</strong></p>

<p>Benzer bir trajedi de Antalya'da yaşandı. İngiliz turist Emma Louise Rhodes, kilo vermek amacıyla Antalya'da bir özel hastanede mide küçültme ameliyatı oldu. Ancak ameliyatın ardından yoğun bakıma alınan Rhodes, iki gün sonra hayatını kaybetti. Hastane yönetimi ölüm nedenini doğal olarak belirtse de aile bu durumu şüpheli buldu. İngiltere'de yapılan bağımsız otopsi sonucunda, hastanenin ve doktorun hatalı olduğu iddia edildi. Aile, Türkiye'de hukuki süreç başlatarak adalet arayışına girdi.</p>

<p><img src="https://www.herkesduysun.com/static/2024/08/26/tup-mide-ameliyatlari-1724681495-249-x750.jpeg" style="height:529px; width:750px" /></p>

<p><strong>AMELİYATLARDAKİ RİSKLER VE İHMALLER</strong></p>

<p>Mide küçültme ameliyatları, dünya genelinde yaygınlaşan bir tedavi yöntemi haline geldi. Ancak bu ameliyatlar, ciddi riskler taşıyor ve her zaman sorunsuz geçmiyor. Cerrahi müdahaleler sırasında yapılan hatalar, hastaların hayatını kaybetmesine neden olabiliyor. Özellikle ameliyat öncesinde yeterli tetkiklerin yapılmaması, hastaların sağlık durumlarının yeterince değerlendirilmemesi ve ameliyat sonrası bakımın yetersizliği gibi ihmaller, bu tür trajik sonuçlara yol açabiliyor.</p>

<p>Sağlık sektöründeki bu tür ihmaller, sadece Türkiye'de değil, dünya genelinde de tartışma konusu. Ancak artan vaka sayıları, Türkiye'deki sağlık hizmetlerinin kalitesini sorgulamaya zorluyor. Özellikle özel hastanelerde ve bazı üniversite hastanelerinde yaşanan bu tür olaylar, daha sıkı denetimlerin gerekliliğini ortaya koyuyor.</p>

<p><img src="https://www.herkesduysun.com/static/2024/08/26/tup-mide-1724681499-977-x750.jpeg" style="height:375px; width:750px" /></p>

<p><strong>“HER AMELİYAT RİSK TAŞIR, ANCAK İHMAL KABUL EDİLEMEZ”</strong></p>

<p>Bu tür ameliyatlarda yaşanan ölümlerle ilgili olarak konuşan uzmanlar, “Her cerrahi müdahale risk taşır ancak ihmaller ise kabul edilemez. Cerrahi operasyonlar titizlikle yapılmalı. Ameliyat öncesi ve sonrası süreçlerde hastaların yakından izlenmesi gerekiyor.” dedi. Ayrıca, ameliyat kararının verilmeden önce hastaların tüm sağlık durumlarının detaylı bir şekilde incelenmesi gerektiği de uzmanların üzerinde durduğu bir diğer önemli konu.</p>

<p>Son yıllarda artan mide küçültme ameliyatları, birçok insan için umut olsa da yaşanan bu tür trajik olaylar, sağlık sektöründe daha sıkı denetimlerin yapılması gerektiğini gösteriyor. Hastaların bu tür ameliyatlar öncesinde detaylı bir şekilde bilgilendirilmesi, risklerin net bir şekilde ortaya konması ve ameliyatların yalnızca gerekli olduğu durumlarda yapılması gerekiyor.&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 26 Aug 2024 19:43:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.posta34.com/images/haberler/2024/08/mide-kucultme-ameliyatlarindaki-olum-vakalari-artiyor-1724690632.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sıcak çarpmasında hayat kurtaran önlem...</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.posta34.com/haber/sicak-carpmasinda-hayat-kurtaran-onlem-497</link>
                <guid>https://www.posta34.com/haber/sicak-carpmasinda-hayat-kurtaran-onlem-497</guid>
                <description><![CDATA[Anne babaların “Aman güneşin altında durma, şapka tak, öğlen sıcağında evden çıkma, güneş kremi sür” uyarıları, yaz aylarının giderek daha da sıcak geçtiği günümüzde daha da anlamlı bir hale geliyor. Üstelik sadece bebek ve çocuklar değil, özellikle kronik hastalıkları olanlar ve ileri yaştaki kişiler “sıcak çarpması” tehdidiyle daha fazla karşı karşıya kalıyor.  11.00 – 16.00 saatleri sıcağa maruz kalma açısından en tehlikeli saatler...]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Anne babaların “Aman güneşin altında durma, şapka tak, öğlen sıcağında evden çıkma, güneş kremi sür” uyarıları, yaz aylarının giderek daha da sıcak geçtiği günümüzde daha da anlamlı bir hale geliyor. Üstelik sadece bebek ve çocuklar değil, özellikle kronik hastalıkları olanlar ve ileri yaştaki kişiler “sıcak çarpması” tehdidiyle daha fazla karşı karşıya kalıyor.  11.00 – 16.00 saatleri sıcağa maruz kalma açısından en tehlikeli saatler...</p><p><strong>İSTANBUL (İGFA) - </strong>Yüksek sıcaklıklarda vücudun ısı düzenleme mekanizmalarının yetersiz kalarak aşırı ısınmasına “sıcak çarpması” denildiğini belirten Dr. Kayra Aydoğan Taşcı, yaz sıcaklarında vücudun kendini soğutmaya çalışırken maruz kaldığı baskı; kalp ile diyabet gibi hastalıkların kötüleşmesine, felce ve böbrek hasarına yol açabildiğini söyledi.</p>

<p>"Sıcak çarpması şiddetli tablolarda ölümcül de olabiliyor" diyen Dr. Taşcı, "Dolayısıyla yüksek vücut ısısı, aşırı terleme, kafa karışıklığı, konuşma bozukluğu, sersemlik hissi, artmış kalp hızı, baş ağrısı ve baş dönmesi gibi belirtilerde zaman kaybetmeden sağlık kuruluşuna başvurulması yaşamsal öneme sahip. Sıcak çarpması tedavisinde vücut sıcaklığını mümkün olan en kısa sürede normal seviyelere indirmek; beyin, kalp ile böbrekler gibi hayati organların fonksiyonlarını korumak ve hasarı önlemek hedefleniyor” dedi.</p>

<p><strong>ÇOCUK VE YAŞLILARDA SICAK ÇARPMASI RİSKİ ARTIYOR!</strong></p>

<p>Küresel sıcaklıkların ve nemin artması nedeniyle 65 yaş üstü kişilerde sıcağa bağlı ölümlerin geçtiğimiz yıllarda yüzde 85 oranında arttığı belirtiliyor. Bu nedenle ciddi bir sağlık sorunu olan sıcak çarpmasında, erken tanı ve acil müdahale büyük önem taşıyor. Vücudun ısı dengeleme ve terleme mekanizması çocuklarda henüz gelişmediği; yaşlılarda ise zayıfladığı için bu gruplar ile kalp hastalığı, yüksek tansiyon, diyabet ve obezite gibi kronik hastalıkları olan bireyler daha fazla risk altında oluyor. Sıcak havalarda efor sarf eden, açık havada çalışan, seyahat yoluyla sıcak havaya aniden maruz kalan kişilerin yanı sıra kan damarlarını daraltan, adrenalini bloke ederek kan basıncını düzenleyen, vücuttaki sodyum ve suyu atan veya psikiyatrik semptomları azaltan ilaçlar kullanan kişilerin de sıcağa karşı daha fazla önlem almaları gerekiyor.</p>

<p><img height="945" src="https://www.igfhaber.com/static/2024/07/30/1722150269-dr-kayra-aydo-an-ta-ci-1722342350-856-x750.jpeg" width="750" /></p>

<p><strong>SICAK ÇARPMASINA KARŞI KRİTİK ÖNLEMLER!&nbsp;</strong></p>

<p>Sıcak çarpmasını önlemenin tedaviden daha etkili olduğunun altını çizen İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Kayra Aydoğan Taşcı, gündelik hayatta alınabilecek bir dizi önlem sıraladı. İşte o önlemler:</p>

<p><strong>BU SAATLER ARASINDA SOKAĞA ÇIKMAYIN!&nbsp;</strong></p>

<p>Güneşin etkisinin yoğun olduğu öğle saatlerinde dışarı çıkmaktan kaçının. Çok sıcak havalarda 11.00 – 16.00 saatleri sıcağa maruz kalma açısından en tehlikeli saatlerdir. Günün bu en sıcak kısmını kapalı alan aktiviteleriniz ve dinlenmeniz için kullanın.</p>

<p>Koyu renkli ve kalın veya üzerinize sıkı oturan giysiler vücudunuzun düzgün bir şekilde soğumasına izin vermez. Koyu renkler güneş ışığından gelen ısıyı emer, açık renkler ise yansıtır. Dolayısıyla hafif, açık renkli ve bol giysiler giymeyi alışkanlık edinin. Nefes alabilen kumaşlardan yapılmış, dışarıdayken içinde rahat edeceğiniz türden giysiler seçin. Bebek ve çocuklar daha az terledikleri için aşırı ısınma riski altında oluyorlar, bu da sıcakta serinleme yeteneklerini sınırlıyor. Bu nedenle özellikle sıcak havalarda bebekleri aşırı giydirmemeye özellikle dikkat edin.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 31 Jul 2024 00:52:57 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.posta34.com/images/haberler/2024/07/sicak-carpmasinda-hayat-kurtaran-onlem-1722376377.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sıcak suyla duş almak cildi kurutabilir</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.posta34.com/haber/sicak-suyla-dus-almak-cildi-kurutabilir-477</link>
                <guid>https://www.posta34.com/haber/sicak-suyla-dus-almak-cildi-kurutabilir-477</guid>
                <description><![CDATA[Banyo yapmanın vücuttaki kir, ter, yağ ve ölü deri hücrelerini temizlemesinin yanı sıra kişiye rahatlama ve tazelenme hissi de verdiğini belirten İç Hastalıkları ve Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Nevrez Koylan, "Düzenli banyo yapma alışkanlığı, bakteri ve mikropların birikmesini önleyerek enfeksiyon riskini azaltır" dedi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Banyo yapmanın vücuttaki kir, ter, yağ ve ölü deri hücrelerini temizlemesinin yanı sıra kişiye rahatlama ve tazelenme hissi de verdiğini belirten İç Hastalıkları ve Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Nevrez Koylan, "Düzenli banyo yapma alışkanlığı, bakteri ve mikropların birikmesini önleyerek enfeksiyon riskini azaltır" dedi.</p><p><strong>İSTANBUL (İGFA) - </strong>Banyo yapma sıklığına dair bilimsel araştırmalar, her bireyin ihtiyaç duyduğu aralığın farklı olduğunu gösteriyor.</p>

<p>Banyo yapma sıklığının bireysel ihtiyaçlara, yaşam tarzına ve sağlık durumuna göre değişiklik gösterebildiğini paylaşan&nbsp; İç Hastalıkları ve Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Nevrez Koylan, “Genel olarak haftada 2-3 kez banyo yapmak cilt sağlığını korumak için yeterli olur. Ancak fiziksel olarak aktif olan veya sıcak iklimlerde yaşayan kişiler daha sık banyo yapabilirler. Önemli olan banyo yaparken cildi koruyacak ürünler kullanmak ve banyo sonrası cildi nemlendirmek” dedi.</p>

<p><strong>BANYO SÜRESİ 15 DAKİKAYI GEÇMEMELİ</strong></p>

<p>Banyoda cilt tipine uygun, sabun içermeyen ve pH dengeli temizleyiciler kullanmanın önemli olduğunu hatırlatan İç Hastalıkları ve Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Nevrez Koylan, “Her gün banyo yapmak, cildin doğal yağlarını ve mikroorganizmaları yok ederek cilt bariyerini zayıflatabilir. Bu durum cildin kurumasına, kaşınmasına ve tahriş olmasına yol açabilir. Ayrıca aşırı temizlik cilt florasını bozarak zararlı bakterilerin üremesine zemin hazırlayabilir. Uzun süre banyoda kalmak da cildi kurutabilir. Bu yüzden banyo süresi 10-15 dakika ile sınırlandırılmalı. Banyodan sonra cildi nemlendirmek de çok önemli ancak kişinin cilt tipine uygun bir nemlendirici ürün seçmesi gerekir.”</p>

<p><img height="767" src="https://www.igfhaber.com/static/2024/07/24/1721806800-asm-nevrezkoylan-gorseli-1721828860-378-x750.jpeg" width="750" /></p>

<p><strong>PROF. DR. NEVREZ KOYLAN, BANYO YAPMA SIKLIĞINI ETKİLEYEN 4 FAKTÖRÜ ŞÖYLE SIRALADI:</strong></p>

<p><strong>Yaşam tarzı ve aktivite düzeyi:</strong> Fiziksel olarak aktif olan bireyler, ter ve kir birikimini daha fazla yaşayacakları için daha sık banyo yapma ihtiyacı hissedebilirler. Sporcular, fiziksel ağırlıklı işlerde çalışanlar ve düzenli egzersiz yapan kişiler genelde günlük banyo yapmayı tercih ederler.</p>

<p><strong>Cilt tipi: </strong>Cilt tipi, banyo yapma sıklığını belirlemede önemli bir faktördür. Kuru cilde sahip kişiler ciltlerini korumak için daha az sıklıkla banyo yapmalıdır. Aksi halde cildin doğal yağı azalacağı için kuruluk ve tahriş daha kolay oluşabilir. Yağlı ciltliler ise daha sık banyo yaparak fazla yağ birikimini kontrol altında tutabilirler.</p>

<p><strong>İklim ve çevresel faktörler</strong>: Sıcak ve nemli iklimlerde yaşamak, terlemeyi dolayısıyla da banyo yapma ihtiyacını artırır. Soğuk ve kuru iklimlerde ise banyo sıklığı azaltılabilir, çünkü cilt daha fazla kuruma eğilimindedir.</p>

<p><strong>Sağlık durumu ve hijyen ihtiyaçları:</strong> Bazı sağlık koşulları banyo yapma sıklığını etkileyebilir. Örneğin egzama veya sedef hastalığı gibi cilt rahatsızlıkları olan bireyler, doktorlarının önerdiği sıklıkta banyo yapmalı. Ayrıca bağışıklık sistemi zayıf olan kişiler, enfeksiyon riskini azaltmak için kişisel hijyenlerine daha fazla dikkat etmeli.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 24 Jul 2024 20:35:30 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.posta34.com/images/haberler/2024/07/sicak-suyla-dus-almak-cildi-kurutabilir-1721842530.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kalbi tehdit eden 4 yanlışa dikkat!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.posta34.com/haber/kalbi-tehdit-eden-4-yanlisa-dikkat-464</link>
                <guid>https://www.posta34.com/haber/kalbi-tehdit-eden-4-yanlisa-dikkat-464</guid>
                <description><![CDATA[Aşırı sıcakların ve nemin adeta nefes aldırmadığı yaz günlerinde özellikle kalp hastalarının çok daha dikkatli olması gerekiyor. Uzmanlar, kalbi tetikleyen 4 duruma dikkati çekti.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Aşırı sıcakların ve nemin adeta nefes aldırmadığı yaz günlerinde özellikle kalp hastalarının çok daha dikkatli olması gerekiyor. Uzmanlar, kalbi tetikleyen 4 duruma dikkati çekti.</p>

<p><strong>İSTANBUL (İGFA)- </strong>Kardiyoloji Uzmanı Dr. Ulaankhuu Batgerel, yaz aylarında kalp krizi vakalarında artış görüldüğüne dikkati çekerek, yüksek sıcaklık ve nem, yeterince su tüketilmiyorsa vücudun susuz kalmasına neden olabileceğini söyledi.</p>

<p>Sıcak havanın kan damarlarının genişlemesine yol açarak tansiyon düşüklüğüne, baş dönmesine ve bayılmaya neden olabileceğini kaydeden Dr. Batgerel, bu süreçlerin kalbin oksijen ihtiyacını artırarak kalp krizini tetikleyebildiğini söyledi. Kalp hastalarının yaz aylarında bazı kurallara dikkat ederek sağlıklı bir yaz mevsimi geçirebileceklerini vurgulayan Dr. Ulaankhuu Batgerel, buna karşın toplumda bazı hatalı davranışların çok sık yapılabildiği ve bunun da kalp sağlığını tehlikeye atabildiği uyarısında bulundu.</p>

<p><img src="https://www.igfhaber.com/static/2024/07/22/1721627494-dr-ulaankhuu-batgerel-1721650859-365-x750.jpeg" style="height:607px; width:750px" /></p>

<p>Kardiyoloji Uzmanı Dr. Batgerel yazın kalp sağlığını tehdit eden ve en sık yapılan 4 yanlışı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.</p>

<p><strong>YETERİNCE SU TÜKETMEMEK: YANLIŞ!</strong></p>

<p><strong>DOĞRUSU: </strong>Özellikle bu aşırı sıcaklarda vücutta sıvı dengesini korumak son derece önemlidir. Günde en az 2-2.5 litre su tüketmek, dehidrasyonu (vücudun susuz kalmasını) önlemeye yardımcı olur ve kalp sağlığını korur. Aksi taktirde dehidrasyon, kanın yoğunlaşmasına neden olarak kalbin iş yükünü artırır ve kalp krizine yol açabilir. Bu nedenle, düzenli su tüketimi ihmal edilmemelidir.</p>

<p><strong>AÇIK BÜFEDE DİYETİ GÖZ ARDI ETMEK: YANLIŞ!</strong></p>

<p><strong>DOĞRUSU: </strong>Yaz aylarında ağır ve yağlı yiyeceklerden kaçınmak, sebze, meyve ve lif açısından zengin hafif ve sağlıklı besinler tüketmek kalp sağlığı için son derece önemlidir. Ancak özellikle yaz tatilinde açık büfede sunulan sınırsız yiyecekler ve içecekler nedeniyle diyet göz ardı edilerek tatlı, tuzlu, hamur işi ve şekerli/alkollü içecekler derken tehlikeye davetiye çıkarılabiliyor. Bu nedenle kalp sağlığını tehlikeye atmamak için dikkatli olmak ve ölçüyü kaçırmamak büyük önem taşıyor.</p>

<p><strong>İLAÇ DOZLARINI AYARLAMAMAK VE SICAĞA MARUZ BIRAKMAK: YANLIŞ!</strong></p>

<p><strong>DOĞRUSU: </strong>Kardiyoloji Uzmanı Dr. Ulaankhuu Batgerel “Kalp hastalarının pek çoğu ilaçların dozunun yaz aylarında doktor tarafından düzenlenmesi gerektiğini bilmiyor. Oysa yüksek sıcaklıklar, ilaçların etkinliğini azaltabiliyor ve kalp sağlığını riske atabiliyor. Bu nedenle mutlaka ilaçların doktor kontrolünde yaz şartlarına göre düzenlenmesi, ayrıca uygun koşullarda yani serin ve kuru yerlerde saklanması büyük önem taşımaktadır” diyor.&nbsp;</p>

<p><strong>YOĞUN FİZİKSEL AKTİVİTE YAPMAK: YANLIŞ!</strong></p>

<p><strong>DOĞRUSU: </strong>Sıcak havalarda aşırı efor sarf etmek, kalp üzerinde aşırı baskı oluşturur ve kalp krizini tetikleyebilir. Bu nedenle aşırı efordan ve direkt güneş ışınlarından kaçınmak, serin yerlerde bulunmak, egzersizi sabah erken saatlerde veya akşam geç saatlerde yapmak hayati önem taşır. Bu kurallara dikkat edilerek vücut ısısı kontrol altında tutulabilir ve kalp üzerinde oluşan stres azaltılarak kalp sağlığı desteklenebilir.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 22 Jul 2024 17:35:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.posta34.com/images/haberler/2024/07/kalbi-tehdit-eden-4-yanlisa-dikkat-1721658933.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Diyabette beslenmenin payı büyük</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.posta34.com/haber/diyabette-beslenmenin-payi-buyuk-452</link>
                <guid>https://www.posta34.com/haber/diyabette-beslenmenin-payi-buyuk-452</guid>
                <description><![CDATA[Diyabetin, vücuttaki birçok organı etkileyen kronik bir hastalık olduğunu belirten uzmanlar, diyabet tedavisinin amacının kan şekerini normal sınırlarda tutarak, sağlık sorunlarının ortaya çıkışını engellemek olduğunu söylüyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Diyabetin, vücuttaki birçok organı etkileyen kronik bir hastalık olduğunu belirten uzmanlar, diyabet tedavisinin amacının kan şekerini normal sınırlarda tutarak, sağlık sorunlarının ortaya çıkışını engellemek olduğunu söylüyor.</p>

<p><strong>İSTANBUL (İGFA) - </strong>Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, diyabetli bireylerin beslenmede sık yaptıkları hatalar ve dikkat edilmesi gerenler hakkında bilgi verdi.</p>

<p>Diyabetin, vücuttaki birçok organı etkileyen, çoğunlukla kan şekeri yüksekliği (hiperglisemi) ile karakterize kronik bir hastalık olduğunu hatırlatan Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, “Diyabette tedavinin amacı kan şekerini normal sınırlarda tutarak, sağlık sorunlarının ortaya çıkışını engellemek veya önlemektir. Bu nedenle diyabetin tedavisinde beslenmenin payı büyüktür. İyi kontrol edilmeyen kan şekeri, ilerleyen yaşlarda gözlerde, böbreklerde metabolik sorunlara ve sinir hücrelerinde harabiyete sebep olabilmektedir.” dedi.</p>

<p><img src="https://www.igfhaber.com/static/17/1719839167-h-lya-yi-it-t-bbi-kadro-1720346507-928.jpeg" style="height:500px; width:750px" /></p>

<p><strong>“TİP 2 DİYABETLİ BİREYLERİN ÇOĞU FAZLA KİLOLU”</strong></p>

<p>Diyabetin Tip 1 ve Tip 2 başta olmak üzere farklı türleri olduğunu belirten Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, Tip 1 diyabette insülin üretiminin olmadığını, bu nedenle dışarıdan enjekte edildiğini aktardı. Tip 2 diyabette ise insülin üretiminin olduğunu ifade eden Hülya Yiğit, “Ancak vücut bazı nedenlerden dolayı, insülini kullanamaz. Tip 1 diyabette insülin enjekte edildiği zaman dışarıdan verilen insülinin etki süresine göre öğün sayılarının, öğün saatlerinin, alınması gereken karbonhidrat miktarının düzenlenmesi oldukça önemlidir. Tip 2 diyabetli bireylerde ise öğün araları ve öğün sayıları daha esnek olabilmektedir. Tip 2 diyabetli bireylerin çoğu fazla kiloludur. Birçok klinik çalışma yüzde 10 kilo kaybının, tip 2 diyabet gelişme riskini yüzde 50 oranında azalttığını bildirmektedir.” şeklinde konuştu.</p>

<p>Diyabetli bireylerin beslenme programlarının vücut ağırlığına, fiziksel aktivite durumuna, sosyoekonomik durumuna ve beslenme alışkanlıklarına göre diyetisyen tarafından düzenlenmesi gerektiğine dikkat çeken Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, “Diyabetli bireyler, bir besini tüketirken, o besinin&nbsp;&nbsp; kan şekerini yükseltme hızına yani glisemik indeksine ve yediği miktara yani glisemik yüküne dikkat etmeli. Ana öğünlerinin karbonhidrat ve protein içeriği dengeli olmalı. Çoğu diyabetli birey pilav ve makarnayı daha az tüketmesi gerektiğini bilir ancak aralarda tükettiği galetaları, kepekli bisküvileri, şekersiz etiketi ile sunulan tatlandırıcılı diyet tatlıları rahat tüketilebileceğini düşünür. Bunların da kan şekerini olumsuz etkileyebileceği, dengeyi bozabileceği unutulmamalı. Diyabetli bireyler tarafından karbonhidratsız olduğu düşüncesi ile bir öğünde büyük porsiyonda kırmızı et tüketimi de oldukça yaygın görülür. Ancak büyük porsiyonlarda tüketilen kırmızı etin de kan şekerini, tatlılar kadar hızlı olmasa da yükseltebileceği göz ardı edilmemeli.” diye konuştu.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 07 Jul 2024 19:56:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.posta34.com/images/haberler/2024/07/diyabette-beslenmenin-payi-buyuk-1720371412.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Hamilelere yazı sağlıklı geçirme tavsiyeleri</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.posta34.com/haber/hamilelere-yazi-saglikli-gecirme-tavsiyeleri-432</link>
                <guid>https://www.posta34.com/haber/hamilelere-yazi-saglikli-gecirme-tavsiyeleri-432</guid>
                <description><![CDATA[Yaz dönemine denk gelen hamilelik süreci bazı zorlukları da beraberinde getiriyor. Hamilelerin sıcak ve nemli havalara karşı önlem alması ve bilinçli olması gerekiyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Yaz dönemine denk gelen hamilelik süreci bazı zorlukları da beraberinde getiriyor. Hamilelerin sıcak ve nemli havalara karşı önlem alması ve bilinçli olması gerekiyor.</p>

<p><strong>İSTANBUL (İGFA) - </strong>Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Meltem Çam, “Özellikle su ve mineral kaybının yüksek olduğu sıcak günlerde sıvı alımı, hafif beslenme tarzı ve uygun saatlerde egzersiz önemli” uyarısında bulundu.</p>

<p>Hamilelikte kilo artışıyla birlikte gelen hareketsizlik, bebeği aç bırakmama düşüncesiyle yapılan beslenme hataları ve yeterli miktarda su içmeyi ihmal etme gibi faktörlerin sıcak havalarda daha ciddi sorunlar yaratabildiğine dikkat çeken Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Meltem Çam, “Eğer hamile kadının vücut ısısı 38.5-39 derece olursa dehidratasyon yani susuz kalma ve sıcak çarpması gibi rahatsızlıklar ortaya çıkabilir. Sıvı kaybı, ‘Braxton Hicks’ denilen kasılmaların da nedeni. Bu nedenle özenli ve bilinçli bir yaz hamileliğiyle sıcağın olumsuz etkilerinden hem hamilelerin hem de doğacak bebeklerin korunması mümkün” dedi.</p>

<p><img src="https://www.igfhaber.com/static/17/1717658308-asm-meltemcam-gorseli-1717924986-987.jpeg" style="height:208px; width:750px" /></p>

<p>Dr. Meltem Çam, yaz sıcaklarında hamilelerin bu süreci daha sağlıklı ve konforlu atlatmaları için şu önerilerde bulundu:</p>

<p><strong>KIYAFET</strong><br />
Pamuklu, hafif, ince ve özellikle açık renkli kıyafetler seçilmeli. Dışarı çıkarken güneş gözlüğü kullanılmalı. Rahat ve terletmeyen ayakkabılar tercih edilmeli. Uzun süre ayakta durulmamalı ve otururken ayaklar hafif yükseltilmeli.</p>

<p><strong>BESLENME</strong><br />
Hafif, yağsız ve sebze ağırlıklı beslenilmeli. Aşırı tuzlu yiyeceklerden kaçınılmalı ve bol su tüketilmeli. Kişinin alması gereken günlük su miktarı kayba göre ayarlanmalı. Özellikle dış mekanlarda sıvı kaybı artacağı için böyle durumlarda saatte en az 1 bardak su içmeye özen gösterilmeli.</p>

<p><strong>SERİNLEME</strong><br />
Soğuk suda vücut dinlendirilmeli. Bu önlem gün içinde fazla terlemenin önüne geçer. Ayrıca aşırı terlemenin sıcak havalarda mantar enfeksiyonlarına yol açabildiği de unutulmamalı.</p>

<p><strong>TATİL</strong><br />
Tatile çıkmadan önce anne adayının tüm rutin sağlık kontrolleri tamamlanmalı. Tatilde dikkat edilecekler konusunda da mutlaka doktora danışılmalı.</p>

<p><strong>EGZERSİZ</strong><br />
Egzersiz için sabahın erken saatleri veya akşam saatleri tercih edilmeli. Yüzme, hamileler için en iyi aktivitelerden biri bu yüzden fırsat buldukça yüzmeye çalışılmalı.</p>

<p><strong>GÜNEŞ</strong><br />
Direkt güneş ışınlarından kaçınmak önemli. Öğle saatlerinde uzun süreler dışarıda vakit geçirilmemeli ve dışarı çıkarken en az 30 faktörlü güneş koruyucusu kullanılmalı.</p>

<p>Tüm bu önlemler çoğul gebeliklerde de geçerli. Annenin yükü çoğul gebeliklerde daha fazla olacağı için tüm bu önerilere daha dikkatli ve özenle uyulmalı.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 10 Jun 2024 02:25:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.posta34.com/images/haberler/2024/06/hamilelere-yazi-saglikli-gecirme-tavsiyeleri-1717975515.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Akıllı telefonlar hafızayı olumsuz etkiliyor</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.posta34.com/haber/akilli-telefonlar-hafizayi-olumsuz-etkiliyor-415</link>
                <guid>https://www.posta34.com/haber/akilli-telefonlar-hafizayi-olumsuz-etkiliyor-415</guid>
                <description><![CDATA[Günümüzde akıllı telefonların hayatımızın ayrılmaz bir parçası haline geldiğini dile getiren uzmanlar, sosyal medya, dijital alışveriş, fatura ödeme ve daha birçok işimizi bu cihazlar sayesinde kolayca halledebildiğine dikkati çekildi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Günümüzde akıllı telefonların hayatımızın ayrılmaz bir parçası haline geldiğini dile getiren uzmanlar, sosyal medya, dijital alışveriş, fatura ödeme ve daha birçok işimizi bu cihazlar sayesinde kolayca halledebildiğine dikkati çekildi.</p>

<p><strong>İSTANBUL (İGFA) - </strong>Psikolog Çağrı Akyol Çevirir, akıllı telefonların hafıza üzerinde etkileri konusunu değerlendirdi.</p>

<p>Günümüzde akıllı telefonların hayatımızın ayrılmaz bir parçası haline geldiğini dile getiren Uzman Klinik Psikolog Çağrı Akyol Çevirir, “Sosyal medya, dijital alışveriş, fatura ödeme ve daha birçok işimizi bu cihazlar sayesinde kolayca halledebiliyoruz. Ancak bu teknolojik kolaylıkların birçok avantajı olduğu kadar, hafızamız ve genel zihinsel sağlığımız üzerinde olumsuz etkileri de bulunuyor.” dedi.</p>

<p><strong>BAŞKALARINI TAKİP ETME EĞİLİMİNİ ARTIRIYOR</strong></p>

<p>Yapılan çalışmaların, sosyal medya kullanımının bireylerde fark edilmeme korkusu ve başkalarını takip etme eğilimini artırdığını gösterdiğini kaydeden Psikolog Çevirir, “Bu durum, bir süre sonra bireylerin kendilerini başkalarıyla kıyaslamalarına ve yetersizlik duygularının artmasına yol açıyor. Bu tür olumsuz duygular, sekonder olarak depresyon ve anksiyete bozuklukları gibi zihinsel sağlık sorunlarının ortaya çıkmasına neden olabiliyor. Ayrıca, bu tür zihinsel sağlık sorunları, uyku ve iştah bozuklukları gibi ek sorunlara da yol açabiliyor. Tüm bu faktörler, beynimizdeki gri maddede azalmaya sebebiyet verebilir, bu da hafızamızı olumsuz etkiler.” diye konuştu.</p>

<p>“Akıllı telefonları hayatımızdan tamamen çıkarmak elbette mümkün değil ve bu önerilmez. Ancak, akıllı telefon ve sosyal medya kullanımımıza sınırlar koyarak olumsuz etkileri azaltabiliriz.” diyen Çevirir, “Sosyal medya ve telefon kullanım süremizi belirli bir çerçeveye oturtarak, günlük yürüyüşler yapabilir veya arkadaşlarımızla yüz yüze zaman geçirerek daha samimi ve gerçek ilişkiler kurabiliriz. Bu tür aktiviteler, hafızamız ve genel zihinsel sağlığımız üzerinde olumlu etkiler yaratacaktır" dedi.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 04 Jun 2024 17:30:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.posta34.com/images/haberler/2024/06/akilli-telefonlar-hafizayi-olumsuz-etkiliyor-1717511421.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Temizlik takıntısı kimlerde görülür?</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.posta34.com/haber/temizlik-takintisi-kimlerde-gorulur-406</link>
                <guid>https://www.posta34.com/haber/temizlik-takintisi-kimlerde-gorulur-406</guid>
                <description><![CDATA[Klinik Psikolog Burcu Amrağ temizlik takıntısı ile ilgili bilgiler verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Klinik Psikolog Burcu Amrağ temizlik takıntısı ile ilgili bilgiler verdi.</p><p><strong>İSTANBUL (İGFA) -</strong> Temizlik takıntısının obsesif kompulsif bozukluk (OKB) olarak da bilinen bir durum olduğunu ifade eden Klinik Psikolog Burcu Amrağ, buu durumda, kişinin aşırı düşkün olduğu temizlik ve hijyenle ilgili tekrarlayan düşünceler ve ritüeller yaşadığını ve temizlik takıntısı olan kişilerin sürekli olarak mikroplardan veya kirli nesnelerden kaçınma ihtiyacı hissederler ve sıklıkla tekrar eden temizlik ritüellerine bağımlı hale geldiğini söyledi.</p>

<p>Temiz ve düzenli kişiliğe sahip kişiler bu durumdan memnun olduklarını belirten Amrağ, "Genel ruh halleri mutludur ve yaşamlarına herhangi bir sekte vurmaz. Ama obsesif kompulsif bozukluk belirtisi olarak temizlik yapan kişiler, bir kaygı bozukluğu yaşıyor demektir ve sürekli bir kaygı halindedirler. Hayatlarını bu takıntılar yönetir ve belirtiler giderek artış gösterir. Bu kişiler yaptıkları temizliğin yeterli olduğuna kanaat getiremezler, temizlik takıntısı hayatlarına egemen olmaya başlar ve adeta bir mesai gibi saatlerce değişik ritüeller geliştirirler.<br />
Kişi, sürekli olarak temizlik yapma ihtiyacı hisseder ve bu durumdan uzaklaşamaz. Ev veya kişisel eşyalarını aşırı sıklıkta temizlerler, kirli veya mikroplu olduğunu düşündüğü nesnelerden uzak durur veya bu nesneleri dokunmaktan kaçınır, mantıksız veya irrasyonel olduğunu bilmesine rağmen, temizlikle ilgili düşüncelerinden kurtulamazlar" diye konuştu.</p>

<p>Temizlik takıntısının kişinin günlük yaşamını ve sosyal ilişkilerini olumsuz yönde etkilediini ifade eden Burcu Amrağ, "İşlevselliği azaltabilir ve kişinin normal aktiviteleri yapmasını engeller. Temizlik takıntısı olan kişiler, tekrar eden davranışlar veya ritüeller gerçekleştirirler. Örneğin, ellerini aşırı sıklıkta yıkama, nesneleri tekrar tekrar kontrol etme gibi davranışlar bu ritüeller arasında yer alır. Temizlik takıntısı, tedavi edilebilir bir durumdur. Kognitif davranışçı terapi (KDT) ve ilaç tedavisi, temizlik takıntısını yönetmek için etkili yaklaşımlardır. Tedavi sürecinde, kişi obsesyonlarını ve kompulsif davranışlarını anlamak ve kontrol etmek için çeşitli stratejiler öğrenir. Ayrıca, stres yönetimi teknikleri ve gevşeme egzersizleri gibi destekleyici yöntemler de kullanılır" dedi.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 03 May 2024 16:21:17 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.posta34.com/images/haberler/2024/05/temizlik-takintisi-kimlerde-gorulur-1714742477.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Çocuklarda salyanın nedeni geniz eti büyümesi!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.posta34.com/haber/cocuklarda-salyanin-nedeni-geniz-eti-buyumesi-397</link>
                <guid>https://www.posta34.com/haber/cocuklarda-salyanin-nedeni-geniz-eti-buyumesi-397</guid>
                <description><![CDATA[Ağızdan su gelmesi veya salya akması olarak bilinen droolingin daha çok çocuklarda görülen bir rahatsızlık olduğuna dikkat çeken uzmanlar, droolingin nedeninin geniz etinin büyümesi olduğunu söyledi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Ağızdan su gelmesi veya salya akması olarak bilinen droolingin daha çok çocuklarda görülen bir rahatsızlık olduğuna dikkat çeken uzmanlar, droolingin nedeninin geniz etinin büyümesi olduğunu söyledi.</p>

<p><strong>İSTANBUL (İGFA) - </strong>Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Kulak Burun Boğaz Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi K. Ali Rahimi, ağızdan su gelmesi olarak bilinen drooling hakkında bilgi verdi.&nbsp;</p>

<p>Ağızdan su gelmesi olarak bilinen droolingin daha çok çocuklarda görülen bir rahatsızlık olduğuna dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi K. Ali Rahimi, “Droolingin nedeni geniz etinin büyümesidir. Eğer geniz eti büyürse çocuk da nefes almak için ağzını kullanmak zorunda kalır. Özellikle gece horladığında ağzı açık kalacağı için tükürük yastığına akar. Bu ailelerin en çok fark ettiği nedenlerin başından gelir. Nedeni geniz etinin burnu tıkamasıdır. Çocuklarda görülen ağızdan su gelmesinin diğer nedeni de mental problemler. Hem pozisyon olarak hem de yutmayı tam öğrenemedikleri için ağızlarından su akmaya başlar. Bunun herhangi bir tedavi şekli yoktur. Ancak fizik tedaviyle, pozisyon düzenleyerek ağızdan su gelmesi engellenebilir. Erişkinlerde en çok görülen drooling de yine pozisyona bağlıdır.” diye anlattı.</p>

<p><img src="https://www.igfhaber.com/static/17/1714644344-op-dr-k-ali-rahimi-1714729531-657.jpeg" style="height:515px; width:750px" /></p>

<p><strong>HASTANIN POZİSYONUNU DÜZELİRSE SORUN ÇÖZÜLÜYOR</strong></p>

<p>Droolingi önlemek veya azaltmak için hastalara önerilen yaşam tarzı değişiklikleri ve ev bakım önerilerine de işaret eden Dr. Öğr. Üyesi K. Ali Rahimi, “Özellikle sandalye üzerinde yatan yaşlılar, tek pozisyonda yatanlar, burnunda tıkanıklık olanlar tükürüğünü yeteri kadar yutamaz ve yutamadığı için pozisyon bozukluğundan dolayı üstlerine tükürükleri akabilir. Bu herhangi bir tedaviye gerek olan bir hastalık değildir. Hastanın pozisyonunu düzeltmekle, yatağına yatırmakla bu pozisyonu çözebilir.” dedi.</p>

<p>Droolingin altında bir sağlık sorunu varsa ne yapılması gerektiği konusunda da Dr. Öğr. Üyesi K. Ali Rahimi,&nbsp;“Bazı hastalıklarda yutma güçlükleri gelişir. Bu yemek borusu hastalıklarıdır. Hasta oluşturulan tükürüğü yutamadığı için ağızında fazla birikir ve gece akmaya başlar. Çok nadiren görülen tükürük bezinin fazla salgılanması var. Tükürük fazla salgıladığı için hasta onu yutamaz ve ağızındaki tükürük dışarıya doğru akar. Bunun cerrahi bir operasyonla düzeltilmesi gerekiyor. Bazı ağızdan akmalar bağırsak hastalıklarıyla da ilişkilendirilebilir. Özellikle çocuklarda eğer geniz eti yoksa ve droolingi varsa o zaman bağırsak parazitlerini incelemek gerekir.” diye konuştu.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 03 May 2024 16:19:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.posta34.com/images/haberler/2024/05/cocuklarda-salyanin-nedeni-geniz-eti-buyumesi-1714742375.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Dr. Börta, gribal enfeksiyon riski taşıyan hastalara tavsiyede bulundu</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.posta34.com/haber/dr-borta-gribal-enfeksiyon-riski-tasiyan-hastalara-tavsiyede-bulundu-365</link>
                <guid>https://www.posta34.com/haber/dr-borta-gribal-enfeksiyon-riski-tasiyan-hastalara-tavsiyede-bulundu-365</guid>
                <description><![CDATA[Adıyaman Eğitim ve Araştırma Hastanesi Acil Tıp ve Dahiliye Uzmanı Dr. Tayfun Börta, gribal enfeksiyon riski taşıyan hastalar, çocuklar ile yaşlıları uyararak, gerekmedikçe hastalık dönemlerinde dışarı çıkmamalarını ve istirahat etmelerinin uygun olacağını ifade etti.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Adıyaman Eğitim ve Araştırma Hastanesi Acil Tıp ve Dahiliye Uzmanı Dr. Tayfun Börta, gribal enfeksiyon riski taşıyan hastalar, çocuklar ile yaşlıları uyararak, gerekmedikçe hastalık dönemlerinde dışarı çıkmamalarını ve istirahat etmelerinin uygun olacağını ifade etti.</p>

<p><strong>Adıyaman Sanal Haber / ADIYAMAN (İGFA) -</strong>&nbsp;Adıyaman Eğitim ve Araştırma Hastanesi Acil Tıp ve Dahiliye Uzmanı Dr. Tayfun Börta, son dönemde havaların soğumasıyla birlikte yaygınlaşan gribal enfeksiyon hastalıklarına karşı açıklamalarda bulundu.</p>

<p>Enfeksiyonların uzun süre etkili olması nedeniyle hastaların tekrar tekrar acil servislere başvurmasının yanlış olduğunu ifade eden Börta, "Hastalandım ama bir türlü iyileşemiyorum" o nedenle hastaların tekrar tekrar acil servise başvurmalarının uygun olmadığını ifade etti. Hastalık sürecinde sık sık ek gıda takviyesi ile istirahat edilmesi gerektiğini vurgulayan Adıyaman Eğitim ve Araştırma Hastanesi Acil Tıp ve Dahiliye Uzmanı Dr. Tayfun Börta, gribal enfeksiyon riski taşıyan hastaların kalabalık ortamlardan uzak durmaları gerektiği uyarısında bulundu.</p>

<p><strong>"ACİLE SERVİSE TEKRAR TEKRAR BAŞVURULAR OLMAKTA ANCAK BİZ BUNU VATANDAŞA TAVSİYE ETMİYORUZ"</strong></p>

<p>Gribal enfeksiyon kişiden kişiye değişeceği gibi kişinin bünyesiyle destek tedavisi ve istirahatle birlikte genelde bir hafta içerisinde hastanın rahatlamasının beklendiğini ifade eden Dahiliye ve acil Tıp Uzmanı Dr. Tayfun Börta,"Tüm dünyada olduğu gibi hastanelerde başvurularda ciddi bir artış var. Acil servisimizde normal zamanlarda olan başvuruların 1,5 katı gibi bir artış oranı mevcut. Normalde&nbsp;900-1000&nbsp;olan hasta girişini şuanda&nbsp;1300-1500&nbsp;civarı olduğunu ifade etti. sadece Adıyaman'da değil tüm Türkiye'de hatta tüm dünyada küresel bir gribal enfeksiyon artışı mevcut. "dedi.</p>

<p>"Hastalandım ama bir türlü iyileşemiyorum" Gribal enfeksiyonların bilindiği gibi solunum yoluyla çabuk bulaştığını aktaran Börta şöyle konuştu: “Mümkün mertebe kalabalık ortamlardan uzak durmak alınabilecek önlemlerden birisidir. Maske takmak bu pandemi döneminde ciddi anlamda koruyuculuğu olan bir önlemdi. Maske takılabilir. Yaşlı ve immun sistemi zayıf insanların çok ihtiyaç duymadıkça dışarı çıkmamalarının daha uygun olacağını söyleyebilirim. Vaka sayıları ciddi anlamda bir artış göstermiş, vatandaşlardan duyduğum şey "Hastalandım ama bir türlü iyileşemiyorum" o nedenle acile tekrar tekrar başvurular olmakta, biz vatandaşa bunu tavsiye etmiyoruz. Tekrar tekrar kalabalık ortama girmiş oluyorlar. Hasta bir birey onlarca kişiye bulaştırabilmekte enfeksiyonu. Gribal enfeksiyonlar dün olduğu gibi bugünde destek tedavisiyle atlatılabilmekte."</p>

<p>Halk arasında acaba Covid mi oldum sorusunun da sık sorulduğunu hatırlatan Dr. Börta, Covid pandemisinde ciddi akciğer tutulumlarının olduğunu hatırlattı.</p>

<p><strong>"TAVSİYEMİZ DENGELİ BESLENME VE İSTİRAHAT ETMELERİDİR" </strong></p>

<p>Covid pandemisinde hastaların hızla solunum yetmezliğine girdiğini ve entübe oranının yüksek olduğunu belirten Dr. Börta ancak şimdi gribal enfeksiyona bağlı yoğun bakım yatışı ve entübasyonun normal zamanlarla benzer olduğunu belirtti. Dolayısıyla mevcut gribal enfeksiyon salgının bir covid varyantı olduğunu düşünmediğini belirtti. Gribal enfeksiyon etkilerinin kişiden kişiye değişebileceği bilinmektedir. Gribal enfeksiyon süresinin kişinin bünyesiyle ilgili olmakla beraber destek tedavisi ve istirahatle birlikte genelde bir hafta içinde hastanın rahatlamasını bekleriz. Yani bizim gribal enfeksiyonda vatandaşlarımıza tavsiyemiz dengeli beslenme ve istirahat etmeleridir."</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 13 Feb 2024 13:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.posta34.com/images/haberler/2024/02/dr-borta-gribal-enfeksiyon-riski-tasiyan-hastalara-tavsiyede-bulundu-1707818647.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>LÖSEV’in mücadelesi 25 yaşında</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.posta34.com/haber/losevin-mucadelesi-25-yasinda-363</link>
                <guid>https://www.posta34.com/haber/losevin-mucadelesi-25-yasinda-363</guid>
                <description><![CDATA[LÖSEV- Lösemili Çocuklar Vakfı, lösemi ve kanserle mücadelesinde 25 yılı geride bıraktı. Peki bu 25 yıl nasıl geçti? LÖSEV hastalıkların yanı sıra nelerle mücadele etti?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>LÖSEV- Lösemili Çocuklar Vakfı, lösemi ve kanserle mücadelesinde 25 yılı geride bıraktı. Peki bu 25 yıl nasıl geçti? LÖSEV hastalıkların yanı sıra nelerle mücadele etti?</p><p><strong>Cüneyt YAMAN / Sergen DURAK / HERKES DUYSUN</strong></p>

<p><strong>BURSA (İGFA) -&nbsp;LÖSEV&nbsp;</strong>bu yıl, lösemi ve kanserle mücadelesinde 25. yaşını kutluyor. 25 yıldır süren bu mücadelede kurum, hastalıkların yanında birçok engelle de karşılaştı.</p>

<p></p>

<p><iframe allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="" frameborder="0" height="487" src="https://www.youtube.com/embed/dcVF_VbEHjE" title="LÖSEV'in mücadelesi 25 yaşında" width="866"></iframe></p>

<p><strong>LÖSEV Bursa İl Koordinatörü Aslı Metin Sakarya</strong>, Herkes Duysun’a yaptığı ziyarette LÖSEV’in 25. yılı ve yapılan çalışmalara dair önemli bilgileri paylaştı. Çalışmalarda önceliğin geleceği oluşturan çocuklara verildiğini ancak kuruluşundan bu yana büyük bir mesafe kat eden LÖSEV’in artık yetişkin hastalara da ücretsiz hizmet verdiğini belirtti.</p>

<p><img height="750" src="https://www.herkesduysun.com/static/as/asli-metin-sakarya-1707807189-988.jpeg" width="750" /></p>

<p><strong>“İNSANLAR SESLERİNİ ÇIKARTMAKTAN KORKUYORLAR”</strong></p>

<p>Her gün 500 çocuğun ve vatandaşın&nbsp;<strong>kansere karşı mücadele</strong>&nbsp;verdiğini vurgulayan LÖSEV Bursa İl Koordinatörü Aslı Metin Sakarya, “Kanser ve lösemi hastalıkları adeta çığ gibi artmaktadır. Halk, bu gerçeği göz ardı edilemez bir tehdit olarak görmelidir.” dedi.</p>

<p>Trakya bölgesindeki toprakların sanayi atıkları ve çeşitli kimyasallar nedeniyle zehirlendiğini kaydeden&nbsp;<strong>Sakarya</strong>, “Ergene Nehri ve Meriç Havzası, kanserojen atıklarla dolup taşmaktadır. Bu durum sadece Trakya'yı değil, İstanbul ve diğer bölgeleri de etkilemektedir. Her evde birkaç&nbsp;<strong>kanser hastası</strong>&nbsp;var, insanlar seslerini çıkartmaktan korkuyorlar.”</p>

<p><img alt="Hadi ipucu sorusu: LÖSEV, fitre, zekat ve Ramazan kolisi bağışlarını  kimlere gönderiyor? 31 Mayıs" aria-hidden="false" jsaction="VQAsE" jsname="kn3ccd" src="https://iatkv.tmgrup.com.tr/aea5ea/616/321/0/0/1499/781?u=https://itkv.tmgrup.com.tr/2019/05/31/hadi-ipucu-sorusu-losev-fitre-zekat-ve-ramazan-kolisi-bagislarini-kimlere-gonderiyor-31-mayis-1559288399594.jpg" /></p>

<p><strong>LÖSEV'İN MÜCADELESİ VE KARŞILAŞILAN ENGELLER</strong></p>

<p>LÖSEV'in,&nbsp;<strong>LÖSANTE Hastanesi</strong>&nbsp;için tam ruhsat alamadığını ve 200 yatağın boş durduğunu ifade eden Sakarya, bu nedenle ülkenin önemli bir&nbsp;<strong>sağlık&nbsp;</strong>sorununu çözmek adına atılan adımların engellendiğini kaydetti ve Sağlık Bakanlığından tam destek alınamamasının hasta tedavilerini olumsuz etkilendiğini belirtti.</p>

<p>Sakarya ayrıca, LÖSEV'in kurmayı planladığı LÖSEVKENT Üniversitesi ve Tıp Fakültesi için YÖK'ten beklenen imzanın gelmemesi üzerine ülkede birçok alanda uzman doktor eksikliğine çözüm getirmeyi hedefleyen bu projenin önünün tıkandığını ifade etti.</p>

<p><img alt="25. YILINDA LÖSEV'DEN RESİM YARIŞMASI “SEVGİ, İYİLİK, UMUT” - Sivas  Kızılırmak Gazetesi |Sivas'ın Birlik Sesi" aria-hidden="false" jsaction="VQAsE" jsname="kn3ccd" src="https://sivaskizilirmak.net/files/uploads/news/default/20231204-25-yilinda-losevden-resim-yarismasi-sevgi-iyilik-umut-963275-494c1f9a5b8db5c99ebd.jpg" /></p>

<p><strong>“HERKESİ MÜCADELEMİZE ORTAK OLMAYA DAVET EDİYORUZ”</strong></p>

<p>LÖSEV’in,&nbsp;<strong>kanser</strong>le mücadelede karşılaştığı zorluklara rağmen halkın ve devletin desteğiyle daha etkin çözümler üretebileceğini söyleyen Sakarya, “Kanser ve lösemi mücadelesi sadece LÖSEV'in değil, tüm toplumun ortak sorumluluğudur. LÖSEV bir gönüllülük projesidir, bu çocuklar ve hastalar hepimizin hastaları. Bu nedenle herkesi mücadelemize ortak olmaya davet ediyoruz.” şeklinde konuştu.</p>

<p></p>

<p></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 13 Feb 2024 13:03:25 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.posta34.com/images/haberler/2024/02/losevin-mucadelesi-25-yasinda-1707818605.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>DSÖ’nün kriterlerini karşılayan ilk küresel tedarikçi oldu</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.posta34.com/haber/dsonun-kriterlerini-karsilayan-ilk-kuresel-tedarikci-oldu-350</link>
                <guid>https://www.posta34.com/haber/dsonun-kriterlerini-karsilayan-ilk-kuresel-tedarikci-oldu-350</guid>
                <description><![CDATA[Cargill, Dünya Sağlık Örgütü'nün trans yağ kriterlerini karşılayan ilk küresel yemeklik yağ tedarikçisi oldu]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Cargill, Dünya Sağlık Örgütü'nün trans yağ kriterlerini karşılayan ilk küresel yemeklik yağ tedarikçisi oldu</p><p><strong>İSTANBUL (İGFA) -&nbsp; </strong>Türkiye’de uzun yıllardır trans yağ standartlarına uygun üretim yapan Cargill, bu yaklaşımını dünyaya taşıdı.</p>

<p>Şirket, 2021 taahhüdünü yerine getirerek; 2024 yılı itibarıyla yasal zorunluluğun olmadığı ülkeler de dahil olmak üzere iTFA’yı tüm yenilebilir yağ portföyünden çıkardı.</p>

<p>Cargill’in yenilebilir katı ve sıvı yağlar portföyünün tamamı, 1 Ocak 2024 itibarıyla Dünya Sağlık Örgütü'nün (DSÖ) katı ve sıvı yağlarda endüstriyel olarak üretilen trans yağ asitleri (iTFA) için önerilen maksimum tolerans seviyesine uygun hale geldi. Cargill, DSÖ'nün önerdiği standart olan 100 gram katı/sıvı yağda maksimum iki gram endüstriyel trans yağ asidi (iTFA) oranını şu anda yasal zorunluluğun olmadığı ülkeler de dahil olmak üzere dünya çapındaki tüm yenilebilir yağ portföyünde uygulayan ilk küresel tedarikçi olarak bu dönüm noktasına ulaştı.</p>

<p>Cargill, Aralık 2021'de iTFA'ları katı ve sıvı yağ portföyünden çıkarma taahhüdünü duyururken, bu başarı onlarca yıllık çalışmanın yansımasıydı. Şirketin iTFA yolculuğu, erken inovasyon, sermaye giderleri ve kaynaklarına milyonlarca dolarlık yatırım ve binlerce Ar-Ge saati dahil olmak üzere çeyrek yüzyıldan fazla bir süreyi kapsıyor. Süreç boyunca Cargill, 400'den fazla müşterinin daha mutlu, daha sağlıklı yaşamlara katkıda bulunan besleyici ve lezzetli ürünler yaratmasına yardımcı oldu ve iTFA içeren 680 tondan fazla ürünü küresel gıda tedarikinden çıkardı.</p>

<p>PepsiCo'nun Baş Bilim Sorumlusu René Lammers, "Cargill'in tüm yağlarında endüstriyel olarak üretilen trans yağları azaltma taahhüdünün devam ettiğini ve son zamanlarda Dünya Sağlık Örgütü'nün önerilen standartlarına uyma hedeflerine ulaştığını görmekten memnuniyet duyuyoruz" dedi ve ekledi: "Bu hamle, PepsiCo'nun aynı standardı karşılamak için gıdalarımızdaki iTFA'ları başarılı bir şekilde azaltmasıyla uyumludur ve endüstri ortaklarımızı, yiyecek ve içecek portföyümüzü gezegen ve insanlar için daha iyi olacak şekilde geliştirmek adına bu önemli girişimde bize katılmaya teşvik ediyoruz." dedi.</p>

<p>Öte yandan DSÖ, en son ilerleme raporunda da, iTFA'ların kullanımını sınırlayan politikaların yalnızca dünya ülkelerinin 60 'ında uygulandığını ve küresel nüfusun yaklaşık yüzde 43' ünü kapsadığını belirtti. Bu, dünyadaki tüketicilerin çoğunu sürekli iTFA tüketimi için risk altında bırakıyor. Rapor, büyük sıvı ve katı yağ tedarikçilerini "Cargill'in endüstriyel olarak üretilen TFA'yı küresel olarak gıda üreticilerine satılan ürünlerden çıkarmak için gösterdiği öncü çabalarını takip etmeye" çağırdı.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 02 Feb 2024 09:41:09 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.posta34.com/images/haberler/2024/02/dsonun-kriterlerini-karsilayan-ilk-kuresel-tedarikci-oldu-1706856069.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Zayıflama yolculuğunda yeni trend... Aralıklı Oruç Diyeti</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.posta34.com/haber/zayiflama-yolculugunda-yeni-trend-aralikli-oruc-diyeti-339</link>
                <guid>https://www.posta34.com/haber/zayiflama-yolculugunda-yeni-trend-aralikli-oruc-diyeti-339</guid>
                <description><![CDATA[Aralıklı oruç diyetinin diğer diyetlere göre uygulanmasının daha kolay olduğunu ifade eden Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, “Vücut işlevleri ve stres durumları göz önünde bulundurulduğunda kadınlarda çoğunlukla 10:14 metodu öneriliyor.” dedi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Aralıklı oruç diyetinin diğer diyetlere göre uygulanmasının daha kolay olduğunu ifade eden Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, “Vücut işlevleri ve stres durumları göz önünde bulundurulduğunda kadınlarda çoğunlukla 10:14 metodu öneriliyor.” dedi.</p>

<p><strong>İSTANBUL (İGFA) - </strong>Son dönemde popülerlik kazanan Aralıklı Oruç Diyeti, beslenme düzenini değiştirerek kilo kontrolü sağlama amacı güden bir yaklaşım olarak ön plana çıkıyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, aralıklı oruç konusunu değerlendirdi.</p>

<p>Aralıklı Oruç Diyetinin, açlık durumları ile yemek yeme dönemlerinin belirli periyotlarla değiştiği bir diyet yaklaşımı olduğunu ifade eden Yiğit, rutin beslenme programlarından farklı olarak, yenilen yemeğin kalorisi ve çeşidi değil, yenildiği zaman aralığının önemli olduğunu kaydetti.</p>

<p><strong>EN ÇOK TERCİH EDİLEN 16:8 METODU…</strong></p>

<p>Pek çok farklı şekilde yapılabilen bu beslenme yaklaşımında, popüler birçok metodun mevcut olduğunu anlatan Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, “En çok tercih edilen 16:8 metodudur. Kişinin 16 saat boyunca aç kaldığı, 8 saat boyunca besin alımının olduğu bir yöntemdir. Vücut işlevleri ve stres durumları göz önünde bulundurulduğunda kadınlarda çoğunlukla 10:14 metodu öneriliyor.” diye konuştu.</p>

<p><img src="https://www.igfhaber.com/static/17/1705387162-h-lya-yi-it-1705393131-559.jpeg" style="height:500px; width:750px" /></p>

<p>Aralıklı Oruç Diyetinin diğer diyetlere göre uygulanmasının daha kolay olduğunu söyleyen Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, “Özellikle gece açlığını desteklediği için daha az kalori alımını sağladığından ötürü kilo kaybına yardımcı oluyor. Bu diyetin temelinde aç kalınan dönemde, vücudun detoksifikasyon mekanizmasına destek olmak ve yaşlanma sürecini yavaşlatmak da var.” dedi.</p>

<p>Klinik çalışmalara da atıfta bulunan Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, “Aralıklı oruç ile yapılmış klinik çalışmalarda bu diyetin kan şekerini ve kan basıncını düzenlemede, insülin duyarlılığını arttırmada, oksidatif stresi azaltmada birçok olumlu etkisi olduğu bildirilmiştir. Ancak diğer kalori kısıtlı diyetler ile karşılaştırıldığında zayıflama açısından, istatistiksel olarak anlamlı bir üstünlüğünün olmadığı görülmüştür.” diye konuştu.</p>

<p><strong>ARALIKLI ORUÇ DİYETİNİ KİMLER UYGULAYABİLİR?</strong></p>

<p>Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, “Aralıklı oruç yapmak isteyen sağlıklı bireylerin diyeti; bir beslenme uzmanı eşliğinde, kontrollü bir şekilde, kişiye özel planlanmalıdır. Bu beslenme modelinin yanlış uygulanması; vitamin eksikliklerine, kas kayıplarına, enerji düşüklüğüne sebep olabilmektedir. Ayrıca belli zamanlarda ve günlerde kısıtlayıcı beslenme tutumlarının, bireylerde özellikle ergenlerde yeme bozukluğuna sebep olabileceği unutulmamalıdır. Sonuç olarak Aralıklı oruç diyeti uygulanması kolay gibi görünse de uygulanırken dikkate alınması gereken birçok faktör vardır ve mutlaka uzman kontrolünde uygulanmalıdır.” dedi.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 17 Jan 2024 02:13:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.posta34.com/images/haberler/2024/01/zayiflama-yolculugunda-yeni-trend-aralikli-oruc-diyeti-1705446782.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Diş beyazlatma yöntemleri neler? Beyazlatmak dişlere zarar verir mi?</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.posta34.com/haber/dis-beyazlatma-yontemleri-neler-beyazlatmak-dislere-zarar-verir-mi-338</link>
                <guid>https://www.posta34.com/haber/dis-beyazlatma-yontemleri-neler-beyazlatmak-dislere-zarar-verir-mi-338</guid>
                <description><![CDATA[Dişlerin beyaz olması diş mineleri ile ilgili olsa da günümüzde bazı yöntemler ve uygulamalar ile diş beyazlatmak artık mümkün hale geldi. Peki diş beyazlatma yöntemleri nelerdir? Nasıl yapılır? Diş beyazlatma, dişlere zarar verir mi?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Dişlerin beyaz olması diş mineleri ile ilgili olsa da günümüzde bazı yöntemler ve uygulamalar ile diş beyazlatmak artık mümkün hale geldi. Peki diş beyazlatma yöntemleri nelerdir? Nasıl yapılır? Diş beyazlatma, dişlere zarar verir mi?</p>

<p><strong>BURSA (İGFA) - </strong>Herkesin bildiği gibi aşırı çay, kahve ve sigara kullanımı dişleri sarartan etkenlerin başında geliyor. Bunların aşırı tüketimi sağlığı tehdit ettiği gibi diş rengini de olumsuz etkiliyor. Diş renginin deforme olmasından rahatsız olan vatandaşlar ise soluğu diş beyazlatma uygulamaları için diş hekimliklerinde alıyorlar. Peki günümüzde kullanılan diş beyazlatma uygulamaları dişlere zarar veriyor mu? Bu uygulamalar diş minesini etkiliyor mu?</p>

<p>Uzman Diş Hekimi Halil Çelik, diş beyazlatma uygulamaları ve merak edilen sorular hakkında Herkes Duysun muhabirine açıklamalarda buludu.</p>

<p><strong>"DİŞ BEYAZLATMANIN 2 YÖNTEMİ VAR”</strong></p>

<p>Diş beyazlatma hususunda iki ayrı uygulamanın mevcut olduğunu ve hastanın diş sağlığı için gerekli tedavi yönteminin kullanılması gerektiğini ifade eden Uzman Diş Hekimi Halil Çelik, “Hastalarımızın kendi diş renkleriyle ilgili sıkıntıları var. Biz de bu durumda renklendirme tedavisi yöntemi uygulanır. Bunların içerisinde detertraj ultrasonik cihazların titreşimiyle yapılan tedavi var. Diğeri ise kimyasal ürünlerin kullanıldığı beyazlatma işlemidir. Bu tedavi ise tamamen hastanın tedavi ihtiyacına göre uygulanır" dedi.</p>

<p><strong>DİŞ BEYAZLATMA DİŞ MİNESİNİ İNCELTİR Mİ?</strong></p>

<p>Diş beyazlatma uygulaması esnasında vatandaşların, diş minesinin incelmesi endişelerine de yanıt veren Çelik, uygulamadan sonra diş minesinde bir incelme olmadığını fakat bir hassasiyet oluşabileceğini kaydetti. Diş beyazlatma işleminin&nbsp; toplum içerisinde oldukça yaygın bir korku haline geldiğini belirten Uzman Diş Hekimi Halil Çelik, danışanlarının kendisine, ‘Diş beyazladıktan sonra geçmeyen bazı diş hassasiyetleri olabilir mi?’, ‘Artık soğuk su içemeyecek miyim?’, Dondurma yiyebilecek miyim?’ gibi korkularını dile getirdiklerini de belirterek şöyle konuştu:</p>

<p><iframe frameborder="0" height="360" src="https://www.youtube.com/embed/LttxOqQ0_0Y" width="640"></iframe></p>

<p>“Burada diş beyazlatmada profesyonel olarak kullandığımız tedavi yöntemleri var. Bu tedavilerden bir tanesi de titreşimle çalışan cihazlardır. Detertraj ultrasonik bir tedavi uygulanır. Bundan sonra da parlatma işlemi yapılıyor. Dişi pürüzsüz hale getirmek amacıyla yapılır. İkinci yapılan tedavi olarak ise arıtma işleminde hidrojen peroksit ve karbonik peroksit denilen kimyasal ajanlar kullanıyoruz. Bu ajanların çalışma mekanizması şu şekildedir:</p>

<p>Büyük molekül ağırlıklı ve&nbsp; renklendirmeye sebep olan pigmentlere yapışarak daha küçük molekül ağırlıklı parçacıklara dönüşüyor. Bu şekilde beyazlatma işlemi gerçekleşiyor. Dişin minesinde bir incelme olmuyor. İşlem sonrasında dişte birkaç gün hassasiyet ortaya çıkabiliyor. Bu sebeple hastalarımız, ‘Dişlerim ağrıyor, dişlerim inceldi mi?’ diye şikâyet ediyor. Bu tamamen işlem sırasında diş etinde gelişen bir hassasiyettir. Bundan kaynaklı olarak hasta, diş etinin inceldiğini düşünüyor. Bu durum birkaç gün içerisinde geçebilir. Dişlerimizin incelmediğini anlayabiliriz.” dedi.</p>

<p><strong>DİŞ BEYAZLATMADAN SONRA İLK 48 SAAT ÇOK ÖNEMLİ!</strong></p>

<p>Diş beyazlatma işleminden sonra dikkat edilmesi gereken hususlara&nbsp; da değinen Çelik, “Soğuk ve sıcak içeceklerden uzak durulması gerekir. İlk iki gün yani 48 saat dikkatli olmaları gerekir. Kullandığımız kimyasal ajanların etkisi 48 saat sürmektedir. Beyazlatma işlemi devam etmiş oluyor. 40 dakika boyunca uyguladığımız işlem hemen bitmiyor. İki gün bu beyazlama işlemi devam ediyor. 48 saat içerisinde mümkün oldukça renklendirici gıdalardan ve renklendirici içeceklerden uzak durulması gerekir. Bunların başında gelenler ise asitli içecekler, renklendirici gıda, salça, kırmızı şarap, şalgam suyu ve çilek gibi ürünlerdir. Beyazlatıcı diş macunları kullanmakta fayda vardır. Beyazlatma sürecini bu şekilde uzatabiliriz.” diye konuştu.</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 17 Jan 2024 02:12:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.posta34.com/images/haberler/2024/01/dis-beyazlatma-yontemleri-neler-beyazlatmak-dislere-zarar-verir-mi-1705446777.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yeme alışkanlığı bebeklikten kazanılıyor</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.posta34.com/haber/yeme-aliskanligi-bebeklikten-kazaniliyor-325</link>
                <guid>https://www.posta34.com/haber/yeme-aliskanligi-bebeklikten-kazaniliyor-325</guid>
                <description><![CDATA[Çocuklar aileyi kontrol altında tutmak istiyorsa da yemek istemiyor]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Çocuklar aileyi kontrol altında tutmak istiyorsa da yemek istemiyor</p><p>İSTANBUL (İGFA) -&nbsp;Çocuklarda belli durumlarda iştahsızlık yaşandığına işaret eden uzmanlar, enfeksiyon durumunda çocuklarda iştahsızlık olabileceğini ifade ediyor. Yemek istememenin psikolojik nedenlerine dikkat çeken Beslenme ve Diyet Uzmanı&nbsp;Hülya&nbsp;Yiğit, “Çocuk aileyi kontrol altında tutmak istiyor olabilir ya da yemek ortamından hoşlanmıyor olabilir.” dedi.</p>

<p>Üsküdar Üniversitesi&nbsp;NPİSTANBUL Hastanesi&nbsp;Beslenme ve Diyet Uzmanı&nbsp;Hülya&nbsp;Yiğit, çocuklarda beslenme konusunu değerlendirdi.</p>

<p>Çocukların neden yemek istemediklerine ilişkin Beslenme ve Diyet Uzmanı&nbsp;Hülya&nbsp;Yiğit, “Öncelikle yemeğin ne zamanda ne şekilde sunulduğu çok önemli. Enfeksiyon durumunda çocuklarda iştahsızlık olabilir. Bu noktada proteinli besinleri çocuklara vermek gerekiyor. Psikolojik sebeplere gelecek olursak çocuk aileyi kontrol altında tutmak istiyor olabilir ya da yemek ortamından hoşlanmıyor olabilir.&nbsp; Porsiyonları çocuğun kendisi ayarlaması gerekiyor. Bu şekilde ilerlenirse beslenme sağlıklı bir süreç haline gelmiş olur.” dedi.</p>

<p>Beslenme sürecinin ilk başta anne sütü ile başladığını ve 6 aydan sonraki sürecin çok önemli olduğunu dile getiren Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, &nbsp;“Çünkü yeme alışkanlığı bebeklikten kazanılıyor.” dedi.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 14 Jan 2024 03:08:59 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.posta34.com/images/haberler/2024/01/yeme-aliskanligi-bebeklikten-kazaniliyor-1705190939.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Cep telefonsuz tuvalete dahi girmiyoruz!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.posta34.com/haber/cep-telefonsuz-tuvalete-dahi-girmiyoruz-321</link>
                <guid>https://www.posta34.com/haber/cep-telefonsuz-tuvalete-dahi-girmiyoruz-321</guid>
                <description><![CDATA[Nomofobi adı verilen cep telefonu bağımlılığının sosyal, üretkenlik ve ruh sağlığına dair pek çok sorunu beraberinde getirdiğini dile getiren uzmanlar, cep telefonundan uzak kaldığında huzursuz hissedenlerin çok olduğunu söyledi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Nomofobi adı verilen cep telefonu bağımlılığının sosyal, üretkenlik ve ruh sağlığına dair pek çok sorunu beraberinde getirdiğini dile getiren uzmanlar, cep telefonundan uzak kaldığında huzursuz hissedenlerin çok olduğunu söyledi.</p><p>İSTANBUL (İGFA) - Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Sedef&nbsp;Koç&nbsp;Bal,&nbsp;telefonsuz kalma korkusu anlamına gelen nomofobi hakkında bilgi verdi.</p>

<p>Modern çağın en önemli katkılarından birinin şüphesiz cep telefonları olduğunu kaydeden Uzman Klinik Psikolog Sedef&nbsp;Koç&nbsp;Bal,&nbsp;“Hayatımızı kolaylaştırmak ile hayatımızı ele geçirmek arasındaki farkı değerlendirirken ‘nomofobi’ kavramına da değinmekte fayda var. Nomofobi kelimesi ‘no-mobile-phone phobia’nın kısaltmasıdır ve telefonsuz kalma korkusu anlamına geliyor.” dedi.</p>

<p><strong>Gelen herhangi bir bildirimi kaçırma korkusuyla sıklıkla ekranı kontrol ediyorlar</strong></p>

<p>Cep telefonlarının sosyal medya kullanmak, iletişim sağlamak, bilgiye erişmek, eğlence, vakit geçirmek gibi çeşitli amaçlarla hayatımızın ayrılmaz bir parçası haline geldiğini belirten Uzman Klinik Psikolog Sedef&nbsp;Koç&nbsp;Bal,&nbsp;şöyle devam etti:</p>

<p>“Öyle ki bazı bireyler cep telefonundan ayrı kaldığında sıkıntılı bir hal ortaya çıkıyor. Peki herhangi bir zamanda cep telefonunuzdan uzak kaldığınızda huzursuz hisseder misiniz? Nomofobiden söz ediyorsak bu soruya vereceğiniz cevap ‘Evet’ olacaktır. Birey telefonunu bir an önce tekrar eline alma beklentisi içinde olur. Şarjı azalan veya biten telefon bu kişiler için endişe kaynağıdır. Gelen herhangi bir bildirimi kaçırma korkusuyla sıklıkla ekranı kontrol ederler. Sanal ortamda kendini var etmeye alışkın bu bireyler gerçek ortamda etkileşimde bulunmayı tercih etmezler veya ortamda yalnızca bedenen bulunurlar; tüm ilgileri akıllı telefonlarındadır.”</p>

<p><strong>Hayatın her alanına eşlik ediyor</strong></p>

<p>Uzman Klinik Psikolog Sedef&nbsp;Koç&nbsp;Bal,&nbsp;sosyal ortamlardaki olumsuz etkisinin yanı sıra üretkenlik açısından da verimin düşmesine neden olduğunu ifade ederek, “Bir öğrenci veya çalışan kimse, odağını telefondan uzaklaştıramadığı için kendi işine odaklanmakta güçlük çekiyor. Yanından ayıramadığı bu nesne, artık birey ile yemek masasına, tuvalete, spora, yatağa kısacası her alana eşlik etmeye adaydır.” dedi.</p>

<p><strong>Çocuk ve ergenlere sınır koymak önemli</strong></p>

<p>Cep telefonlarının en yaygın kullanıcılarının ergenler ve genç yetişkinler olduğunu ve nomofobinin de bu yaş gruplarında sık görülebileceğini söylemenin mümkün olduğunu kaydeden Uzman Klinik Psikolog Sedef&nbsp;Koç&nbsp;Bal,&nbsp;şunları dile getirdi:</p>

<p>“Öte yandan işi nedeniyle mobil cihazları ve sosyal medyayı yoğun kullanan kitle de bu anlamda riskli gruptur. İş, eğitim veya iletişim kurma zorunlulukları nedeniyle belirli bir grubun cep telefonundan uzak kalması çok elverişli olmasa da ergenler için aynı şeyi söyleyemeyiz. Ebeveynlerin gençlere sağlıklı bir alan açmasını desteklesek de bu alanın elbette bir çerçevesi olmalıdır. Cep telefonunun hangi amaçla, hangi ortamlarda ne kadar süre ile kullanılacağının sınırı önemlidir.</p>

<p>Bu durumu yasaklar, nasihatler üzerinden izah etmek yerine doğru iletişim ile onları yönlendirmek daha uygun olacaktır. Sanal ortama daha kısıtlı yer verildiği, gerçek deneyimlerin kıymetli olduğu dünyayı tanıtma konusunda ailelere aktif bir rol düşmektedir. Teknoloji ve cep telefonunda da diğer bağımlılık türlerinde olduğu gibi aileler ve gençler arasındaki sağlıklı iletişim, ilgi ve alaka çoğu sorunun fark edilip yönetilmesinde kritik bir öneme sahiptir.”</p>

<p><strong>Nomofobi nasıl tedavi edilir?</strong></p>

<p>Nomofobi tedavisine de değinen Uzman Klinik Psikolog Sedef&nbsp;Koç&nbsp;Bal, “Nomofobi tedavisinde bu davranışın sıklaşmasının ve işlevselliği olumsuz etkilemesinin altında yatan diğer meseleleri ele almak gerekecektir. Bireylerin gereksinimlerini, hayatta kalmaya dair kaygılarını, cep telefonunun onun için nasıl bir anlam ifade ettiğini doğru değerlendirmeden cep telefonundan uzaklaşmasını beklemek çok gerçekçi değildir. Bu noktada ruh sağlığı profesyonellerinden, özellikle bağımlılık uzmanlarından yardım almak faydalı olacaktır.” dedi.</p>

<p>Uzman Klinik Psikolog Sedef Koç Bal, bireyin iş birliği ve ailenin-sosyal çevrenin desteğiyle birlikte tedavi planı oluşturulması gerektiğini dile getirerek, “Psikiyatri değerlendirmesi, çeşitli psikoterapi yöntemleri, dijital detoks, riskleri azaltma, sosyal desteğin yapılandırılması gibi müdahalelerden yararlanılabilir.” şeklinde sözlerini tamamladı.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 14 Jan 2024 03:08:31 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.posta34.com/images/haberler/2024/01/cep-telefonsuz-tuvalete-dahi-girmiyoruz-1705190911.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sağlık turizmi teşviklerinde rekor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.posta34.com/haber/saglik-turizmi-tesviklerinde-rekor-303</link>
                <guid>https://www.posta34.com/haber/saglik-turizmi-tesviklerinde-rekor-303</guid>
                <description><![CDATA[Türkiye'nin 2023 turizm geliri hedefi 56 milyar dolara ulaştı. Sağlık turizminin gelişmeye en açık alan olması ve daha fazla destek verilmesi gerektiğinin altını çizen finans uzmanları, 2024’te rakamların yeni bir ivme kazanacağını söyledi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye'nin 2023 turizm geliri hedefi 56 milyar dolara ulaştı. Sağlık turizminin gelişmeye en açık alan olması ve daha fazla destek verilmesi gerektiğinin altını çizen finans uzmanları, 2024’te rakamların yeni bir ivme kazanacağını söyledi.</p><p><strong>İSTANBUL (İGFA) - </strong>Sağlık turizmi; ülkemizdeki sağlık hizmetlerinin kalitesi, deneyimli sağlık profesyonelleri ve son teknoloji tıbbi altyapısı ile tanınırken, daha fazla uluslararası hastaya ulaşmayı hedefleyerek yeni bir dönemin kapılarını aralamaya devam ediyor.</p>

<p>Sağlık turizmi yapmak isteyen ama yeterli sermaye bulamayan girişimciler ise istihdam sağlayabilmek için, devlet destekli hibelere başvurma ihtiyacı duyuyor.</p>

<p>Yeni yıl ile beraber rekor kırması beklenen sağlık turizmi; Ticaret Bakanlığı ve KOSGEB öncülüğünde yürütülen teşviklerle, daha fazla turist çekilmesi ve gelir elde edilmesi ile yeni bir döneme geçiş yapılacağına işaret etti.</p>

<p>Sağlık hizmeti almak üzere Türkiye’ye gelen turistler tarafından en çok tercih edilen branşlar ise; saç ekimi, estetik, kalp cerrahisi, ortopedi, onkoloji ve tüp bebek tedavisi olarak öne çıktı.</p>

<p>Doğru teşvikler ile şirketlerin, istihdam ve ihracatlarını arttırabileceklerine dikkat çeken Finansal Yönetim Danışmanı Bikem İnce İnanç, "Sağlık turizmi hizmet ihracatı gelirinde en önemli alanlardan biri. Devlet bu alanın öneminin farkında olduğu için, sağlık turizmi yapan sağlık kuruluşları ve yetki belgesi olan aracı kuruluşlara oldukça yüksek tutarlarda destek veriyor. 2023 yılında sağlık turizmi faaliyeti gösteren bir aracı kuruluşun alabileceği farklı gider kalemlerindeki toplam destek tutarı yaklaşık 48 milyon TL. Bu desteklerin tamamı hibe olarak veriliyor. 2024 yılında sağlık turizmi alanındaki hedefler ve beklentiler yüksek olduğundan, yeni yılla birlikte bu destek tutarlarının artacağını söyleyebiliriz.&nbsp; Buradaki önemli bir diğer husus; maalesef sağlık turizmi aracı kuruluşlarının bazıları Sağlık Bakanlığı yetki belgesi almadan bu işi yapıyorlar. Bu durumda hem teşviklerden mahrum kalıyorlar hem de ileride gelebilecek yetki belgesi zorunlulukları karşısında işlerini riske atıyorlar. Bu nedenle bu alanda faaliyet gösteren ya da gösterecek olan tüm aracı kuruluşların gerekli yeterliliklere göre hareket ederek, yetki belgesi almalarını ve süreçlerini ilerletirken devlet desteklerinden mutlaka faydalanmalarını tavsiye ederim" değerlendirmesinde bulundu.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 31 Dec 2023 22:18:58 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.posta34.com/images/haberler/2023/12/saglik-turizmi-tesviklerinde-rekor-1704050338.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Prof. Dr. Erkmen: Şiddet ülkemizde çok yaygın!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.posta34.com/haber/prof-dr-erkmen-siddet-ulkemizde-cok-yaygin-264</link>
                <guid>https://www.posta34.com/haber/prof-dr-erkmen-siddet-ulkemizde-cok-yaygin-264</guid>
                <description><![CDATA[Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Hüsnü Erkmen, sporda şiddet konusunu değerlendirdi. Erkmen, futbolda sözlü şiddet son 50 yılda fiziksel şiddet boyutuna ulaştığına dikkati çekti.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Hüsnü Erkmen, sporda şiddet konusunu değerlendirdi. Erkmen, futbolda sözlü şiddet son 50 yılda fiziksel şiddet boyutuna ulaştığına dikkati çekti.</p>

<p><strong>İSTANBUL (İGFA) - </strong>Özellikle sporda şiddetin kulüp maçlarında olduğuna dikkati çeken Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Hüsnü Erkmen, bazı insanların kendilerini ifade etme şekillerinin şiddet olarak ortaya çıktığını söyledi. Prof. Dr. Hüsnü Erkmen, “Özellikle futbol maçlarında 50 sene önce de küfür edilirdi, fakat son yıllarda olay fiziksel şiddet boyutuna ulaştı" dedi.</p>

<p>Özellikle sporda şiddet kulüp maçlarında olduyğuna vurgu yapan Erkmen, bazı insanların kendilerini ifade etme şekillerinin şiddet olarak ortaya çıktığını söyledi. Prof. Dr. Erkmen, özellikle kendini geliştirmemiş insanların sorunu konuşarak değil şiddetle çözmeye meyilli olduklarını belirtti.</p>

<p>Prof. Dr. Erkmen, “Daha genel bir ifade kullanacak olursak gelişmiş ülkelerde şiddet kullanım oranı düşüktür, o ülkelerde en fazla ses yükselmesi olarak karşımıza çıkar şiddet.” dedi.</p>

<p><strong>SÖZLÜ ŞİDDETLE FİZİKSEL ŞİDDET ARASINDA TEMELDE BİR FARK YOK</strong></p>

<p>Sözlü şiddetle fiziksel şiddet arasında temelde bir fark olmadığını kaydeden Prof. Dr. Erkmen, “Fiziksel şiddete maruz kalan fiziksel olarak yaralanırken sözlü şiddete maruz kalan duygusal olarak yaralanır. Her iki şiddette de yaralanma söz konusudur. Özellikle futbol maçlarında 50 sene önce de küfür edilirdi, fakat son yıllarda olay fiziksel şiddet boyutuna ulaştı.” dedi. Bazı insanlarda öfke kontrol sorunu var olduğunu dile getiren Prof. Dr. Erkmen, “Öfke problemi ciddi bir ruhsal rahatsızlıktır. Kişi kontrolünü kaybederek kendini durduramaz. Şiddet şu an ülkemizde çok yaygın.” dedi.</p>

<p><strong>ÖFKE KONTROLÜ KAPSAMINDA KOLLEKTİF VE BİREYSEL ALINABİLECEK ÖNLEMLER NELERDİR?</strong></p>

<p>Prof. Dr. Hüsnü Erkmen, öfke kontrolü kapsamında alınabilecek önlemlere de işaret ederek, şunları kaydetti:</p>

<p>“Kollektif olarak eğitimde şiddetin olumsuz yönlerine ağırlıklı olarak değinilebilir. Bireysel olarak ise psikoterapilerle tedavi edilebilir. Birey öfkenin kendisine zarar verdiğini sosyal hayatın bir noktasında anlar. Trafikte yaşadığı aşırı öfke, iş yerinde yaşadığı sinir, aile içinde yaşanan yüksek tartışmalar bireyi olumsuz yönde etkiler. Birey günlük hayatının içerisinde öfkesinin yol açtığı olumsuzluk durumlarıyla karşı karşıya kaldıkça öfkesini kontrol altında tutmak isteyecektir. Bu sebeple bireysel terapiye başvurulabilir.”</p>

<p>Öfke kontrolünün tedavi yönteminin temelde psikoterapi olduğunu kaydeden Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Hüsnü Erkmen, “Öfke yönetimine dair terapiler yapılır. Diğer bir tedavi yöntemi ilaç tedavisidir. Hekim kontrolünde kullanılan ilaçlar öfke kontrolü konusunda bireye destek sağlar.” dedi.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 14 Dec 2023 08:38:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.posta34.com/images/haberler/2023/12/prof-dr-erkmen-siddet-ulkemizde-cok-yaygin-1702532296.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Fırçaların ömürleri ortalama 3 ay</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.posta34.com/haber/fircalarin-omurleri-ortalama-3-ay-263</link>
                <guid>https://www.posta34.com/haber/fircalarin-omurleri-ortalama-3-ay-263</guid>
                <description><![CDATA[Manuel diş fırçası seçerken fırça başının küçük, fırça kıllarının hepsinin aynı uzunlukta ve orta sertlikte olmasının önemine vurgu yapan uzmanlar, fırça kılları arasında plastik uzantıların olmaması gerektiğini de söyledi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Manuel diş fırçası seçerken fırça başının küçük, fırça kıllarının hepsinin aynı uzunlukta ve orta sertlikte olmasının önemine vurgu yapan uzmanlar, fırça kılları arasında plastik uzantıların olmaması gerektiğini de söyledi.</p>

<p><strong>İSTANBUL (İGFA) - </strong>Fırçaların ömürlerinin ortalama 3 ay olduğunu kaydeden Periodontoloji Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Kübra Güler, “Fırçalama ortalama 2 dakika sürmeli.” dedi.</p>

<p>Güler, manuel diş fırçası seçerken nelere dikkat edilmesi gerektiğini anlattı.</p>

<p>“Manuel diş fırçası seçerken, fırça başının küçük, fırça kıllarının hepsinin aynı uzunlukta ve orta sertlikte olması, fırça kılları arasında plastik uzantıların olmaması önemli.” diyen Dr. Öğr. Üyesi Kübra Güler, böyle bir fırçanın diş yüzeyine teması kolaylaştırdığını, yumuşak fırçaların etkili temizlik sağlamazken, sert fırçaların kullanımının diş eti çekilmesi yapabildiğini söyledi.</p>

<p><strong>3 AY SONRA FIRÇALAR YENİLENMELİ</strong></p>

<p>Döner başlıklı fırçalar için de benzer özelliklerin yani tek boy fırça kılı, plastik içermemesi ve orta sertlikte olmasının önemli olduğunu kaydeden Güler, “Fırçaların ömürleri ortalama 3 aydır. 3 ay sonra fırça kılları genel olarak diş yüzeyine etkili şekilde temas edememeye başlar, bu nedenle yenilenmeleri gerekir.” dedi. Farklı fırça önerilebilecek iki durum olduğunu söyleyen Güler, bunların birincisinin el bilek kuvveti yeterli olmayan yaşlı hastalar ya da mental olarak fırçalama kabiliyeti olmayan engelli bireylerde mutlaka şarjlı diş fırçası tercih edilmesi gerektiğini kaydetti.</p>

<p><strong>ÖNEMLİ OLAN FIRÇALAMA DEĞİL, ETKİN FIRÇALAMA</strong></p>

<p>Türk insanının diş fırçalama oranlarına işaret eden Dr. Öğr. Üyesi Kübra Güler, “Önemli olan fırçalama değil, etkin fırçalamadır. Birçok hastamız günde 2 kere dişlerini fırçaladığını belirtir, fakat yapılan ağız içi muayene bu fırçalamanın aslında çok etkili yapılamadığını, en arkadaki azı dişlerin ve genel olarak dişlerin iç yüzeylerinin fırçalanmadan geçildiğini göstermektedir. Bu da diş eti enfeksiyonu, diş taşı ve çürük ile sonuçlanmaktadır. Dolayısıyla diş hekimleri her zaman genel bir serzeniş işitir hastalarından, ‘Dişlerimi fırçalıyorum, ama yine diş taşı ve çürük oluyor.’ En nihayetinden önemli olan etkili fırçalama yapmaktır.” diye konuştu.</p>

<p>İlk kullanımdan itibaren bir diş fırçasının üzerinde mikroorganizma tutmaya başladığını kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Kübra Güler, “Macun kullanımının oluşan mikroorganizma miktarını düşürdüğüne dair çalışmalar olsa da tamamen steril bir hale getirmemektedir. Ağızdaki mikroorganizmalar fırça kıllarına sıkıca yapışır, fakat bu düşünüldüğü kadar zararlı bir durum teşkil etmez. Ağız ortamı milyarlarca mikroorganizma içerir ve bunların fırçalama sırasında fırçaya geçmesi normaldir. Fırçalama sonrasında fırçanın mekanik olarak güzelce temizlenerek yemek artıklarından arındırılması ve hava alacak şekilde açıkta bırakılması mikroorganizma miktarının artışını engelleyecektir. Dolayısıyla fırça kılları düzgünlüğünü kaybedene kadar (yaklaşık 3-4 aylık bir süre) aynı fırçanın kullanılmasında bir sakınca yoktur.” diye konuştu.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 14 Dec 2023 08:38:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.posta34.com/images/haberler/2023/12/fircalarin-omurleri-ortalama-3-ay-1702532293.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Otizm nedir, nasıl başlar?</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.posta34.com/haber/otizm-nedir-nasil-baslar-254</link>
                <guid>https://www.posta34.com/haber/otizm-nedir-nasil-baslar-254</guid>
                <description><![CDATA[Yaygın gelişimsel hastalıklardan biri olan otizm hayat boyu devam eden, kişinin etrafıyla sözel ve sözel olmayan şekilde uygun ilişki kuramaması durumudur. Peki otizm ne zaman ve nasıl başlar?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Yaygın gelişimsel hastalıklardan biri olan otizm hayat boyu devam eden, kişinin etrafıyla sözel ve sözel olmayan şekilde uygun ilişki kuramaması durumudur. Peki otizm ne zaman ve nasıl başlar?</p>

<p><strong>Zübeyde ÖZLÜ - Gülsüm YILDIRIM - Herkes Duysun<br />
BURSA (İGFA) - </strong>Otizm spektrum bozukluğu (OSB) ya da kısa adıyla otizm, bir bireyin beyninin gelişiminde başkalarını nasıl algıladığı ve onlarla nasıl sosyalleştiğini etkileyen, bu sebeple de sosyal etkileşim ve iletişimde sorunlara neden olan tıbbi bir durumdur.</p>

<p>Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Cengiz Akkaya, Otizm rahatsızlığı ile ilgili Herkes Duysun’a yaptığı açıklamada otizmin genellikle doğuştan geldiğini belirtti.</p>

<p><strong>“OTİZM DOĞUŞTAN GELEN BİR HASTALIK”</strong></p>

<p>Otizmin doğuştan gelen bir hastalık olduğuna dikkat çeken Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Cengiz Akkaya, “Otizm genlikle çocukluk yaşlarında başlayan ama muhtemelen doğuştan gelen bir yaygın gelişimsel bozukluktur. Çocuğun gelişmesinde, ilerlemesinde yani bir yetişkin olmasına engel olan bir gelişimsel bozukluktur.” dedi.</p>

<p><img src="https://www.igfhaber.com/static/20/20170407-2-22929616-20759342-58e751060b016-1701939914-427.jpeg" style="height:600px; width:750px" /></p>

<p>Otizmin ciddi işlev bozukluğuna neden olduğunu söyleyen Akkaya, “Otizmin tek çeşidi vardır ama yaygın gelişimsel bozukluklar dediğimizde hastalık kümesinin hastalıklarından biridir otizm. Yaygın gelişimsel bozukluğun farklı tipleri de vardır. Otizm kadar ağır yıkım yapmayan, otizm kadar ciddi işlev bozukluğu yapmayan daha hafif tipleri de var.” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>“OTİZM DOĞUMLA BİRLİKTE BAŞLAR”</strong></p>

<p>Otizm tanısının koyulması için çocuğun belli bir yaşa gelmesi gerektiğinin altını çizen Prof. Dr. Cengiz Akkaya, “Otizm doğumla birlikte başlar. Çocuk doğduğu gün ya da anne karnında olduğu gün de de otistiktir ancak tanı koymak için 2 ila 4 yaşına gelmesi beklenir.” dedi.</p>

<p><strong>“HER OTİZMLİ ÇOCUĞUN ÖZEL YETENEKLERİ YOKTUR”</strong></p>

<p>Her otizmli çocuğun özel yeteneklere sahip olma durumunun gerçek olmadığını söyleyen Akkaya, “Otizmli çocukların özel yetenekleri yoktur. Yalnız tüm insanlarda olduğu gibi normal zeka, zeka geriliği olan insan bir de ileri zekalı insan diye ayrılır. Otistik çocukların da aynı şekilde ileri zekalısı, normal zekalısı vardır diğer insanlarda olduğu gibi. Otistik bir çocuk ileri zekalı olacak diye bir şey yoktur. Tüm insanlarda olduğu gibi normal, sağlıklı çocuk nasıl ileri zekalı olabilir, normal zekalı olabilirse ya da zeka geriliği de olabilir. Bu durum otistikler içinde de öyledir.” dedi.</p>

<p><strong>KİŞİNİN OTİZMLİ OLDUĞUNU NASIL ANLARIZ?</strong></p>

<p>Otizmli kişinin anlaşılma ve algılanma durumunun, kişinin otizm seviyesinin belirlediğine değinen Akkaya, ilk bakışta anlaşılan ve anlaşılamayan birçok hasta olduğunu belirtti.&nbsp;</p>

<p>“Otizmli çocuklar genellikle göz teması kurmaz" diyen Akkaya, "Hareketli nesnelere ilgileri çok yoğundur. İsmini seslendirdiğinizde size cevap vermez gibi belirtiler olabilir ama bir çocuğa otizm tanısı koymak oldukça zordur. Çocuk psikiyatrislerinin bile tanı koymakta zorlandıklarını söylemek mümkün. Onlar bile bazı psikolojik testler yapmak zorunda kalıyorlar. Çok ileri derecede otistik olanlar dışında kalan otizmli bireyleri tanımlamak, anlamak mümkün değildir ama genel olarak diğer çocuklar arasına karışmıyorsa, onlarla etkileşime giremiyorsa, onlarla uyumlu şekilde oynayamıyorsa, onların oyununa ayak uyduramıyorsa ve bunları bir kere değil sürekli yapıyorsa işte o zaman aileler şüphelenebilir.” diye konuştu.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 08 Dec 2023 03:57:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.posta34.com/images/haberler/2023/12/otizm-nedir-nasil-baslar-1701997029.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Öfke kontrolünde 10 etkili yol</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.posta34.com/haber/ofke-kontrolunde-10-etkili-yol-248</link>
                <guid>https://www.posta34.com/haber/ofke-kontrolunde-10-etkili-yol-248</guid>
                <description><![CDATA[Sağlığınızı, sosyal ilişkilerinizi ve kariyerinizi tehdit ediyor! Öfkeyi kontrol etmenin 10 etkili yolunu paylaştı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Sağlığınızı, sosyal ilişkilerinizi ve kariyerinizi tehdit ediyor! Öfkeyi kontrol etmenin 10 etkili yolunu paylaştı.</p><p><strong>İSTANBUL (İGFA) - </strong>Gün içerisinde kaç kere kendinizi ‘sesinizi yükseltmiş, çenenizi ve yumruklarınızı sıkmış, kaşlarınızı çatmış buluyorsunuz? Ya da kalp atışlarınız hızlanmış, sinirden aşırı terlemiş, başına ağrı saplanmış ve fiziksel olarak titrerken!</p>

<p>Pek çok kişi ‘sayısız kere’ diyor şüphesiz; zira son yıllarda hızla yaygınlaşan, modern çağın yaygın endişesi haline dönüşen öfke sorunu 7’den 70’e herkesi etkisine almış durumda!</p>

<p>Klinik Psikolog Oğuzhan Gürdoğan atalarımızın “Keskin sirke, küpüne zarar” sözü misali; aşırı öfkenin kişinin ruhsal ve fiziksel sağlığının yanı sıra, sosyal ilişkilerini ve kariyerini de tehdit ettiğini belirtti.</p>

<p>"Öfke aslında tamamen normal ve genellikle sağlıklı bir duygudur. Ancak öfkenin hayatımızın kontrolünü ele geçirmesine izin verdiğimizde yaptığımız her şeyi olumsuz etkiler" diyen Gürdoğan, "Sağlığımızı kaybetmemize neden olabilirken, sevdiklerimizle olan ilişkilerimiz zarar görür, çalışma hayatımızda sorunlara neden olabilir” diyerek, öfkeyle baş etmenin yollarını bulmanın çok önemli olduğunu, gerekirse uzman yardımı almaktan kaçınmamak gerektiğini vurguladı.</p>

<p>Klinik Psikolog Oğuzhan Gürdoğan, öfkeyi kontrol etmenin etkili yollarını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.</p>

<p><img height="613" src="https://www.igfhaber.com/static/17/1701413703-o-uzhan-g-rdo-an-1701946448-220.png" width="750" /></p>

<p><strong>SEBEBİNİ BELİRLEYİN</strong></p>

<p>Öfkenizi tetikleyen unsurların farkına varın ve uzak durulması mümkün olan tetikleyici etkenlerle aranıza mesafe koyun. Eğer mesafe koymanız ya da hayatınızdan uzaklaştırmanız mümkün olmuyorsa, günlük yaşamda sık sık karşılaşmanız gerekiyorsa bazı öfke yönetimi tekniklerini uygulayabilirsiniz.</p>

<p><strong>EGZERSİZ YAPIN</strong></p>

<p>Egzersiz yapmak yalnızca fiziksel sağlığınız için değil, aynı zamanda mental sağlığınız için de faydalıdır. Klinik Psikolog Gürdoğan “Öfke size bir enerji akışı sağlar. En iyi öfke yönetimi, kelimenin tam anlamıyla egzersiz yapmak ve fiziksel aktiviteye katılmaktır. İster hızlı bir yürüyüşe çıkın, ister spor salonuna gidin, egzersiz yapmak ekstra gerilimi yakabilir ve tahammül seviyenizi arttırabilir. Ayrıca egzersiz, zihninizi temizlemenize de olanak tanır" dedi.</p>

<p><strong>UYARI İŞARETLERİNİZİ TANIYIN</strong></p>

<p>Öfkeniz arttığında hala uyarı işaretleri olması muhtemeldir. Bunları erken tanımak, öfkenizin kaynama noktasına ulaşmasını önlemek için harekete geçmenize yardımcı olabilir. Yaşadığınız öfkenin fiziksel uyarı işaretlerini düşünün. Belki kalbiniz daha hızlı atıyor ya da yüzünüz ısınıyor. Belki de yumruklarınızı sıkmaya başlarsınız. Ayrıca bazı bilişsel değişiklikleri de fark edebilirsiniz. Belki zihniniz yarışıyor ya da “kırmızı görmeye” başlıyorsunuz. Uyarı işaretlerinizi tanıyarak, anında harekete geçme ve daha büyük sorun yaratacak şeyleri yapmaktan veya söylemekten kendinizi alıkoyma fırsatına sahip olursunuz. Nasıl hissettiğinize dikkat etmeyi öğrenin; böylece uyarı işaretlerini tanıma konusunda daha iyi olursunuz.</p>

<p><strong>MOLA VERİN</strong></p>

<p>Kendinize bir mola verin. Başkalarından kendinizi soyutlayacağınız uygun zamanlar yaratın ve bu süreyi sessiz şekilde duygularınızı nötr hale getirmeye odaklayın. Hatta ister gece ister gündüz kendinize ayıracağınız bu zaman dilimini o kadar faydalı bulabilirsiniz ki, bunu günlük rutininize dahil etmek isteyebilirsiniz.</p>

<p><strong>MEDİTASYON YAPIN</strong></p>

<p>Yapılan bilimsel çalışmalara göre; meditasyonun öfke kontrolünü sağlamada ve insan duygularını kontrol etmede son derece faydalı olduğunu vurgulayan Klinik Psikolog Oğuzhan Gürdoğan “Derin nefes egzersizleri gibi basit meditasyon teknikleriyle işe başlayabilirsiniz. Günlük yaşantınıza mutlaka nefes egzersizlerini ekleyin” diyor.</p>

<p><strong>KİN TUTMAYIN</strong></p>

<p>Affetmek güçlü bir araçtır. Öfkenin ve diğer olumsuz duyguların olumlu duyguları gölgede bırakmasına izin verirseniz, kendinizi kendi kırgınlığınız veya adaletsizlik duygunuz tarafından yutulmuş halde bulabilirsiniz. Sizi kızdıran birini affetmek, hem durumdan ders çıkarmanıza hem de ilişkinizi güçlendirmenize yardımcı olabilir.</p>

<p><strong>SAĞLIKLI BESLENİN</strong></p>

<p>Günümüzde çok sayıda bilimsel çalışmanın, beslenme-öfke bağlantısının geçerliliğini desteklediğini belirten Klinik Psikolog Oğuzhan Gürdoğan şöyle konuşuyor: “Örneğin; trans yağ asitlerinden zengin bir beslenme, artan saldırganlıkla doğrudan bağlantılıyken, omega 3 eksikliği de sinirliliğe yol açabilen depresyonla ilişkilendirilmiştir. Avusturalya’da araştırmacıların üç aylık bir denemesinde ise; sağlıksız beslenen ve orta/ şiddetli depresyonla mücadele eden katılımcılar izlenmiş; Akdeniz diyetine yönelen kişilerin yüzde 32’sinin depresif belirtilerde tamamen gerileme yaşadığı, sağlıksız beslenen ancak genel grup terapisi alanlarda bu oranın yüzde 8 olduğu görülmüştür.”</p>

<p><strong>ÖZ FARKINDALIĞINIZI GELİŞTİRİN</strong></p>

<p>Öfkenin en yaygın öncülleri arasında; stres, kaygı, korku, depresyon, yorgunluk veya incinme yer alır. Özfarkındalık geliştirerek duygularımızı tanımayı ve etiketlemeyi öğrenebilirsek, bu farkındalık bize öfke duygularına en iyi nasıl tepki vereceğimizi belirlememiz için zaman verecektir. İnsanın öfke duygularına nasıl tepki vereceğini genellikle kendi ailesinden öğrendiğini belirten Klinik Psikolog Gürdoğan “Öğrenilen herhangi bir davranış unutulabilir ve duygusal zekadaki becerilerin geliştirilmesi öğretilebilir. Özfarkındalık için profesyonel bir destek almak etkili olabilmektedir” diyor.</p>

<p><strong>TEPKİ VERMEDEN ÖNCE 1 SANİYE DURUN VE!</strong></p>

<p>Sizi sinirlendiren bir durumla karşılaştığınızda tepki vermeden önce bir saniye durun ve kendinize ‘sakin olmanız’ gerektiğini hatırlatın. Kendinizi sakinleştirmek için nefes alış-verişinize odaklanabilir veya sakinleştiğinizi hissedene kadar saymayı deneyebilirsiniz. Eğer öfkenizi bastıramıyorsanız konuşmanızı bir süre erteleyin.</p>

<p><strong>YETERLİ VE KALİTELİ UYUYUN</strong></p>

<p>Yapılan bilimsel çalışmalar; uyku yoksunluğu ile artan öfke ve saldırganlık gibi ruh hali değişiklikleri arasındaki bağlantıyı destekliyor. Klinik Psikolog Oğuzhan Gürdoğan; her gece yeterli miktarda ve kaliteli uykunun öfke ve saldırganlığı azalttığını belirtiyor. Kaliteli bir uyku için yatağınızı, televizyon izlemek ya da yemek yemek için değil uyku aracı olarak kullanmanız, uyku rutini oluşturmanız ve odanızın karanlık olmasına özen göstermeniz gerekiyor.&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 08 Dec 2023 03:56:20 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.posta34.com/images/haberler/2023/12/ofke-kontrolunde-10-etkili-yol-1701996980.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Alzheimer hastasına bakım veren de depresyona giriyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.posta34.com/haber/alzheimer-hastasina-bakim-veren-de-depresyona-giriyor-247</link>
                <guid>https://www.posta34.com/haber/alzheimer-hastasina-bakim-veren-de-depresyona-giriyor-247</guid>
                <description><![CDATA[Uzmanlar, bir aile hastalığı olarak kabul edilen Alzheimer’da, hastalığın ilerlemesi ve hastanın çoğu yaşamsal faaliyetlerinde bir diğerine ihtiyaç duyması nedeniyle hastaların bakım verene tamamen bağımlı hale geldiğini belirterek, bu durumun da bakım verende çoğu zaman tükenmişlik ve depresyonla sonuçlandığını söyledi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Uzmanlar, bir aile hastalığı olarak kabul edilen Alzheimer’da, hastalığın ilerlemesi ve hastanın çoğu yaşamsal faaliyetlerinde bir diğerine ihtiyaç duyması nedeniyle hastaların bakım verene tamamen bağımlı hale geldiğini belirterek, bu durumun da bakım verende çoğu zaman tükenmişlik ve depresyonla sonuçlandığını söyledi.</p>

<p><strong>İSTANBUL (İGFA) -&nbsp;</strong> Öğr. Gör. İdil Arasan Doğan, Alzheimer’ın Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından küresel bir halk sağlığı sorunu olarak ifade edildiğini söyledi.</p>

<p>55 milyondan fazla kişinin etkilendiği bilinen ve nöropsikiyatrik bir hastalık olarak tanımlanan Alzheimer hastalığının görülme sıklığının 65 yaş ve üzeri grupta daha da artığına dikkat çeken Doğan, günümüzde erken yaşlarda görülen tanılarda da artış olduğunu belirtti.</p>

<p><strong>TÜRKİYE’NİN 2050 YILINDA 4. SIRADA YER ALMASI BEKLENİYOR</strong></p>

<p>Alzheimer alanında çalışmalar yapan ve projeler yürüten Doğan, Alzheimer hastalığının geleceğine ilişkin özellikle bakım probleminin ciddi düzeylerde olduğu bilinen Alzheimer’la ilgili, DSÖ’nün verilerine göre dünya çapındaki ülkelerin sadece dörtte birinin hastayı ve ailesini desteklemek için ulusal bir stratejisi bulunduğunu belirterek, "Bununla birlikte Dünya Alzheimer Raporuna (2022) göre, Türkiye’nin 2050 yılında hastalığa sahip olan ülkeler arasında 4. sırada yer alması bekleniyor. Özellikle giderek artmakta olan yaşlı nüfusa sahip ülkemiz için ivedi olarak önlem ve koruyucu müdahaleler geliştirmek, hasta yakınları ve bakım verenleri önceliklendirmek önem arz ediyor" dedi.</p>

<p><strong>ALZHEİMER HASTALIĞI BİR AİLE HASTALIĞI OLARAK KABUL EDİLİYOR</strong></p>

<p>İdil Arasan Doğan, Alzheimer hastalığının bir aile hastalığı olarak kabul edildiğini kaydetti.</p>

<p>“Hastalığın ilerlemesi ve hastanın çoğu yaşamsal faaliyetlerinde bir diğerine ihtiyaç duyması ile birlikte, hastalar süreç içerisinde bakım verene tamamen bağımlı hale geliyor" diyen Doğan, "Bu nedenle Alzheimer hastalığında bakım veren ‘gerçek karar verici’ anlamını taşıyor. İçinde ağır bir bakım verme süreci ve bakım yükünü barındıran Alzheimer hastalığında sürecin psikolojik açıdan yönetilememesi, hasta ve bakım veren ilişkisine olumsuz yansıyor, değişen roller neticesinde de ilişkide çatışmalara neden oluyor. Ve bu durum da bakım verende çoğu zaman tükenmişlik ve depresyonla sonuçlanıyor" dedi.</p>

<p>Alzheimer hastalığının; bilişsel işlevlerde gerileme, günlük yaşam aktivitelerinde azalma ve davranışsal değişiklikler ile kendini gösterdiğini anlatan Doğan, “Erken dönemlerden itibaren yaşam kalitesi ve günlük yaşam aktivitelerine uyum oldukça belirleyici olarak görülüyor. Bu bağlamda hastaların zihinsel, psikomotor, fiziksel ve sanat/müzik aktiviteleri ile desteklenmesi oldukça değerli. Özellikle ev işlerine yardım isteyerek dahil etmek, günlük ihtiyaç listesinin hazırlanması, yürüyüş yapılması, sevdiği müziğin dinletilmesi ve bitki bakımı uygulanabilir.” diye konuştu.</p>

<p>Öğr. Gör. İdil Arasan Doğan, Alzheimer hastalığında zaman içinde bulunulan ortam ve durumlara yabancılaşmanın görülmesi, yürüyüşte denge problemlerinin oluşmasının oldukça yüksek bir ihtimal olduğunu da anlattı. Alzheimer hastalığında en zor sürecin davranışsal belirtilerin karşılanma süreci olduğunu ifade eden Doğan, “Bu belirtiler fiziksel/sözel şiddet, ajitasyon (bir kişinin, kendisi ya da yakın çevresinin güvenliğini tehlikeye sokan her türlü sesli, sözlü ve/veya motor davranışlar), disinhibisyon (kontrol azalması ya da kaybolması), sürekli dolaşma ya da uygunsuz davranışlar şeklinde görülebiliyor. Bakım verenleri en çok zorlayan süreçler bu yaşantılar olarak ifade edilebilir.” dedi.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 04 Dec 2023 15:57:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.posta34.com/images/haberler/2023/12/alzheimer-hastasina-bakim-veren-de-depresyona-giriyor-1701694654.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Muz kemiklere iyi geliyor</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.posta34.com/haber/muz-kemiklere-iyi-geliyor-219</link>
                <guid>https://www.posta34.com/haber/muz-kemiklere-iyi-geliyor-219</guid>
                <description><![CDATA[Dünyada en çok tüketilen meyvelerden biri olan muz ile ilgili bildiklerimizi Uzman Diyetisyen Aslıhan Küçük Budak anlattı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Dünyada en çok tüketilen meyvelerden biri olan muz ile ilgili bildiklerimizi Uzman Diyetisyen Aslıhan Küçük Budak anlattı.</p>

<p><strong>İSTANBUL (İGFA) - </strong>Uzman Diyetisyen Aslıhan Küçük Budak konu hakkında bilgiler verdi.</p>

<p>Muz, genellikle tek bir sapın üzerinde sıralanmış bir dizi küçük dilimli meyve olarak satılır. Her dilim, içinde küçük siyah tohumlar bulunan kremsi bir iç kısma sahiptir. Genellikle muz, taze olarak tüketilir ancak aynı zamanda tatlılar, smoothie'ler, ekmekler ve diğer yiyeceklerde de kullanılır.</p>

<p><img src="https://www.igfhaber.com/static/zz/zzzaslihan-kucuk-8-1701250574-170.jpeg" style="height:562px; width:750px" /></p>

<p>Muz, potasyum, C vitamini, B6 vitamini, lif ve doğal şekerler gibi besleyici bileşenler açısından zengindir. Bu meyve, enerji sağlar ve sindirimi destekler. Aynı zamanda potasyum içeriği ile kan basıncını düzenlemeye ve kas fonksiyonunu desteklemeye yardımcı olabilir. Lif içeriği sindirim sağlığını iyileştirir ve tokluk hissi verir.</p>

<p>Muzun sağlık yararları arasında enerji sağlama, sindirim sistemine destek olma, kan basıncını dengeleme, sağlıklı bir cilt için fayda sağlama gibi etkileri bulunur. Ayrıca, içerdiği besin değerleri nedeniyle sporcular tarafından egzersiz öncesi veya sonrasında tercih edilen bir enerji kaynağı olarak da kullanılabilir.</p>

<p><strong>MUZ, KEMİKLERE İYİ GELİYOR!</strong></p>

<p>Muz, potasyum bakımından zengin bir meyvedir. Potasyum, vücuttaki mineral yoğunluğunu korumak için önemlidir ve kemik sağlığını destekleyebilir. Yeterli potasyum alımı, kemiklerin gücünü ve yoğunluğunu artırabilir.&nbsp; Muz, magnezyum açısından da önemli bir kaynaktır. Magnezyum, kemiklerin yapısal bileşenlerinden biridir ve kemik mineral yoğunluğunun korunmasına yardımcı olabilir. Muzda bulunan C vitamini, kemiklerin sağlığını destekleyebilir. C vitamini, kolajen üretimini destekler ve kemik dokusunun sağlamlığını artırabilir.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 29 Nov 2023 17:22:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.posta34.com/images/haberler/2023/11/muz-kemiklere-iyi-geliyor-1701267765.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kırmızı havucun faydaları saymakla bitmiyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.posta34.com/haber/kirmizi-havucun-faydalari-saymakla-bitmiyor-185</link>
                <guid>https://www.posta34.com/haber/kirmizi-havucun-faydalari-saymakla-bitmiyor-185</guid>
                <description><![CDATA[Kırmızı havuç, koyu kırmızı veya morumsu renge sahip bir havuç çeşididir. Daha yaygın olarak bilinen turuncu havuçların doğal bir varyasyonudur ve genellikle "mor havuç" olarak adlandırılırlar. Bu havuçlardaki kırmızı renk, antioksidan olan antosiyaninler adı verilen belirli pigmentlerin varlığından kaynaklanmaktadır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Kırmızı havuç, koyu kırmızı veya morumsu renge sahip bir havuç çeşididir. Daha yaygın olarak bilinen turuncu havuçların doğal bir varyasyonudur ve genellikle "mor havuç" olarak adlandırılırlar. Bu havuçlardaki kırmızı renk, antioksidan olan antosiyaninler adı verilen belirli pigmentlerin varlığından kaynaklanmaktadır.</p>

<p><strong>İSTANBUL (İGFA) - </strong>Diyetisyen Muhammet Nurullah Şahin konu hakkında bilgiler verdi.</p>

<p>İşte kırmızı havuçların bazı potansiyel faydaları:</p>

<p><img src="https://www.igfhaber.com/static/zz/zzmuhammed-hoca-1700644754-847.jpeg" style="height:500px; width:750px" /></p>

<p><strong>*Antioksidan Özellikleri: </strong>Diğer renkli meyve ve sebzeler gibi kırmızı havuçlar da antioksidan özellikleriyle bilinen antosiyaninler açısından zengindir. Antioksidanlar vücudun oksidatif stresten korunmasına yardımcı olur ve kronik hastalık riskini azaltabilir.</p>

<p><strong>*Besin İçeriği: </strong>Kırmızı havuç, vitaminler, mineraller ve diyet lifi dahil olmak üzere temel besin maddelerini içerir. Görme, cilt sağlığı ve bağışıklık sistemi için önemli olan iyi bir A vitamini kaynağıdır. Ayrıca K vitamini, C vitamini ve potasyum sağlarlar.</p>

<p><strong>*Göz Sağlığı: </strong>Kırmızı havuçtaki beta-karoten vücutta A vitaminine dönüştürülür, bu da sağlıklı gözler ve iyi görüş için çok önemlidir. Gece körlüğü ve yaşa bağlı maküler dejenerasyon gibi durumların önlenmesine yardımcı olabilir.</p>

<p><strong>*Kalp Sağlığı:</strong> Kırmızı havuçtaki antioksidanlar kardiyovasküler hastalık riskini azaltarak kalp sağlığına katkıda bulunabilir. Kan basıncını düşürmeye ve genel kardiyovasküler fonksiyonu iyileştirmeye yardımcı olabilirler.</p>

<p><strong>*Anti-İnflamatuar Etkiler: </strong>Kırmızı havuçta bulunan antosiyaninler anti-enflamatuar özelliklere sahiptir, bu da vücuttaki enflamasyonu azaltmak ve potansiyel olarak kronik enflamatuar durumların riskini azaltmak için faydalı olabilir.</p>

<p><strong>*Cilt Sağlığı: </strong>Kırmızı havuçtaki antioksidanlar, cildi serbest radikallerin ve UV radyasyonunun neden olduğu hasarlardan korumaya yardımcı olabilir. Daha sağlıklı ve daha genç bir cilde katkıda bulunabilirler.</p>

<p>Kırmızı havuç bu potansiyel sağlık faydalarını sunarken, mucize bir tedavi olmadıklarını ve çeşitli meyve ve sebzeleri içeren dengeli bir diyetin genel sağlık ve refah için en iyi yaklaşım olduğunu belirtmek gerekir. Kırmızı havucu diyetinize dahil etmek, farklı besinlerin ve antioksidanların faydalarından yararlanmanın lezzetli ve renkli bir yolu olabilir.</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 22 Nov 2023 21:21:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.posta34.com/images/haberler/2023/11/kirmizi-havucun-faydalari-saymakla-bitmiyor-1700677309.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Türk insanının yüzde 80’i diş fırçalamayı bilmiyor</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.posta34.com/haber/turk-insaninin-yuzde-80i-dis-fircalamayi-bilmiyor-175</link>
                <guid>https://www.posta34.com/haber/turk-insaninin-yuzde-80i-dis-fircalamayi-bilmiyor-175</guid>
                <description><![CDATA[Prof. Dr. İbrahim Berk Bellaz, Türk insanı yüzde 80 oranında diş fırçalamayı bilmediğini söyledi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Prof. Dr. İbrahim Berk Bellaz, Türk insanı yüzde 80 oranında diş fırçalamayı bilmediğini söyledi.</p><p><strong>İSTANBUL (İGFA) -</strong>&nbsp; Türkiye'de 22 Kasım Diş Hekimleri Günü’nü içine alan 20-26 Kasım haftası Ağız ve Diş Sağlığı haftası olarak kutlanıyor. Akademik gücünü Üsküdar Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi’nin tecrübeli kadrosundan alan Üsküdar Diş Hastanesi’ndeki basın buluşmasında; koruyucu diş hekimliği alanında Türkiye’de alınması gereken önlemler, sağlık sisteminin en önemli sorunlarından biri olan “Çocuklar ve özel gereksinimli bireyler” için diş tedavilerine yönelik multidisipliner tedavi süreci de ele alındı.</p>

<p>Basın buluşmasında konuşan Üsküdar Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Yumuşhan Günay, Üsküdar Diş Hastanesi’nin Anadolu Yakasında teşhis, tedavi ve sunduğu teknolojik imkânlarla en kapsamlı diş hastanesi olduğunu dile getirerek, SGK anlaşması da bulunan hastanenin bölge ve bölge dışındaki tüm hastalara erişilebilir bir tedavi hizmeti sunduğunu ifade etti.</p>

<p>Hastanede, hasta odaklı koruyucu hekimlik anlayışı ile bebeklikten yetişkinliğe kadar tüm ağız sağlığı sürecinin uzmanlarca takip edildiğini ifade eden Günay, koruyucu diş hekimliğinin önemini anlattı. Prof. Dr. Günay, "Koruyucu hekimlik her pozisyonda her statüde birinci öncelikli olarak düşünmesi gereken bir meslek disiplini ve meslek yaklaşımı hatta meslek refleksi. Bütün ömür boyu hastaya verilmesi gereken bir hassasiyet. Biz koruyucu diş hekimliğini şöyle tarif ediyoruz. Planlı hamilelik öncesi dönemden başlayan ve doğan çocuğu bir ömür boyu ele alan ve programlayan diş hekimliği yaklaşımına koruyucu diş hekimliği diyoruz. Çürük endeksimiz çok yüksek. Hastalar ve hekimler en az 6 ayda 1 diş hekimine başvurmalı ki çürük olmadan önlem alabilelim" dedi.</p>

<p><img height="500" src="https://www.igfhaber.com/static/17/1700645006-yumushangunay-bar-karabulut-berkbellaz-1700664285-582.jpeg" width="750" /></p>

<p>Prof. Dr. Günay, yaşlı popülasyonun arttığını ve geriatrik diş kliniği konseptinin de artık gündeme geldiğini söyleyerek, çene ve yüz bölgesinde kaybı olan hastalar için de defekt protez kliniğinin var olduğunu belirtti.</p>

<p>Çeneyi açamama, kapayamama, diş sıkma gibi hastalıkların da tedavi edildiğini anlatan Prof. Dr. Günay, diş sıkma sorununun küçük yaşlardan itibaren görüldüğünü ifade ederek diş sıkma probleminin strese bağlı olarak çağımızın hastalığı olduğunu söyledi.</p>

<p>&nbsp;<strong>DAHA HIZLI VE KONFORLU BİR ŞEKİLDE DİŞ RESTORASYONLARI YAPILABİLİYOR</strong></p>

<p>Üsküdar Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Dekan Yardımcısı Protetik Diş Tedavisi Uzmanı&nbsp; Prof. Dr. İbrahim Berk Bellaz da hastane bünyesinde yer alan yeni teknoloji cihazlar hakkında bilgi vererek, İntraoral tarayıcıların, diş hekimlerine hastaların ağızlarını dijital olarak tarayarak üç boyutlu modeller oluşturma imkanı sağladığını, bu sayede geleneksel alçı kalıplarının kullanılması gereksinimi ortadan kalkarak daha hızlı, daha doğru ve daha konforlu bir şekilde diş restorasyonları yapılabildiğini anlattı.</p>

<p><strong>KUVVET UYGULAYARAK DİŞ FIRÇALAMAK DİŞLERE AKSİNE HASAR VERİYOR</strong></p>

<p>Türk insanının yüzde 80’nin diş fırçalamayı bilmediğini söyleyen Dr. İbrahim Berk Bellaz, kuvvet uygulayarak, bastırarak diş fırçalamanın aksine dişleri beyazlatmadığını hasar verdiğinin altını çizerek dişlerde özellikle asitli içecekler nedeniyle 40 yaşını geçtikten sonra yapısal aşınmaların görüldüğünü, bu nedenle protezlerin sadece estetik amaçlı değil ağız ve diş sağlığının devamı açısından faydasının olduğunu kaydetti.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 22 Nov 2023 21:19:39 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.posta34.com/images/haberler/2023/11/turk-insaninin-yuzde-80i-dis-fircalamayi-bilmiyor-1700677179.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İshal, Şişkinlik Ve Ani Kılo Kaybı Pankreasınız İçin Alarm Belirtisi Olabilir</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.posta34.com/haber/ishal-siskinlik-ve-ani-kilo-kaybi-pankreasiniz-icin-alarm-belirtisi-olabilir-173</link>
                <guid>https://www.posta34.com/haber/ishal-siskinlik-ve-ani-kilo-kaybi-pankreasiniz-icin-alarm-belirtisi-olabilir-173</guid>
                <description><![CDATA[İSHAL, ŞİŞKİNLİK VE ANİ KILO KAYBI PANKREASINIZ İÇİN ALARM BELİRTİSİ OLABİLİR]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong></strong></p>

<p>Pankreas kanseri genellikle erkeklerde görülen, ileri yaşlarda daha çok ortaya çıkan, agresif seyirli bir kanser olarak biliniyor. 40 ve 85 yaş arasında daha fazla rastlanan bu hastalık tüm kanserlerin %2’sini ve kansere bağlı ölümlerin %5’ini oluşturuyor. Pankreas kanserinde erken tanı tedavi başarısını ciddi oranda artırırken, endoskopik ultrasonografi (endosonografi-EUS) cihazı ile pankreas kanserinin tanısı da büyük önem taşıyor. Memorial Bahçelievler Hastanesi İleri Endoskopi Merkezi’nden Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Salih Boğa, pankreas kanseri ile ilgili bilgi verdi.</p>

<p><strong>Pankreasın vücutta bulunduğu yer kanserin anlaşılmasını zorlaştırıyor</strong></p>

<p>Pankreas anatomik olarak midenin hemen arkasında yer alan ekzokrin yani dış salgı ve endokrin yani iç salgı fonksiyonlarında önemli bir organdır. Ekzokrin fonksiyonları, pankreasın sindirim enzimleri salgılaması anlamına gelmektedir. Bu sebeple pankreas kanseri olduğunda, pankreas dokusu az kaldığı için hastalarda şişkinlik ve ishal gibi şikayetlerle başvurulabilmektedir.</p>

<p>Her yemekle beraber mide genişlemekte ve tekrar boşalmaktadır. Bu sebeple pankreasın etrafında aslında bir boşluk da bulunmaktadır. Pankreasın kanseri veya tümörü büyüdüğünde uzun süre belirti vermeyebilmektedir. Daha kötüsü, pankreasın içinden ve çevresinden çok fazla hayati öneme sahip damarlar ve sinir paketleri geçmektedir. Bu sebeple pankreas kanseri biraz geç tanınabilmektedir. Ağrısız sarılık, kilo kaybı, karın ağrısı, şişkinlik, dışkı renginde açılma, idrar renginde koyulaşma, öne eğilince rahatlayan karın ağrısı veya ani başlayan şeker hastalığı gibi şikayetler olduğunda pankreas kanserini akıllara getirmek ve çok hızlı bir şekilde tanıya gitmek gerekmektedir. Damarsal yapılara hastalık yayılmadan hastalığın tanısı konulmalı ve tedavisi başlanmalıdır.</p>

<p><strong>Şişmanlık ve sigara kullanımı pankreas kanserini tetikliyor</strong></p>

<p>Pankreas kanseri her 100 bin kişiden 12’sinde görülmekte, her yıl dünya çapında 227 bin insan bu hastalık nedeniyle hayatını kaybetmektedir. Yaş, şişmanlık, uzun süre alkol kullanımı, sigara kullanımı, aile öyküsü veya geçmişte karın bölgesine radyasyon uygulanması pankreas kanserinin risk faktörlerindendir.</p>

<p>Pankreas kanserinin tedavisi kanserin tipine göre değişiklik göstermektedir. Pankreas kanserlerinin %90’ı adeno kanser, %10’u hormon salgılama potansiyeli olan Nöroendokrin tümörlerden oluşmaktadır. Nöroendokrin tümörlerin tedavisi bazı durumlarda ameliyatsız olabilmektedir. Endoskopik ultrason kılavuzluğunda radyo frekans vererek tedavi edilebilmektedir. Ama birçoğunun primer tedavisi cerrahidir. Ancak cerrahi verebilmek için de kanserin çevresindeki damarlara sıçramaması gerekmektedir. </p>

<p><strong>Endoskopik ultrasonografi cihazı ile görülmeyen kitlesel yapılar tespit edilebiliyor</strong></p>

<p>Pankreas kanserinde erken tanı tedavi başarısını ciddi oranda artırmaktadır. Memorial Bahçelievler Hastanesi İleri Endoskopi Merkezi’nde endoskopik ultrasonografi (endosonografi-EUS) cihazı ile detaylı görüntüleme yapılabilmektedir. Endoskopi sadece mide duvarını görürken, endoskopik ultrasonografi (endosonografi-EUS) sayesinde ucuna ultrason eklenmiş bir endoskopi cihazı ile midenin arkası görebilmekte, yapısı, kansere bağlı bir kitlesel yapı olup olmadığı, kitlesel ya da iyi huylu bir tümör varlığı, agresif seyirli olup olmadığı gibi önemli noktalar belirlenebilmektedir. Hastanın hiç hissetmeyeceği bir şekilde, endoskopi sırasında biyopsi alınıp parçaların hızlıca yapısına bakılarak pankreas ile ilgili çok hızlı tanı sağlanabilmektedir.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p><br />
Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 20 Nov 2023 17:45:24 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.posta34.com/images/haberler/2023/11/ishal-siskinlik-ve-ani-kilo-kaybi-pankreasiniz-icin-alarm-belirtisi-olabilir-1700491524.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Gençleşmenin yeni yolu İtalyan Kozası</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.posta34.com/haber/genclesmenin-yeni-yolu-italyan-kozasi-165</link>
                <guid>https://www.posta34.com/haber/genclesmenin-yeni-yolu-italyan-kozasi-165</guid>
                <description><![CDATA[Cilt yaşlanması sürecinde meydana gelen cilt kusurlarının giderilmesinde kullanılan yöntemlerden biri olan İtalyan Kozası hakkında bilgi veren Dr. Özgül Akdemir Erdem; uygulamanın doğal içeriklerden oluştuğunu söyledi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Cilt yaşlanması sürecinde meydana gelen cilt kusurlarının giderilmesinde kullanılan yöntemlerden biri olan İtalyan Kozası hakkında bilgi veren Dr. Özgül Akdemir Erdem; uygulamanın doğal içeriklerden oluştuğunu söyledi.</p>

<p><strong>BURSA (İGFA) - </strong>Genç kalmak, genç görünmek, gençleşmek gitgide herkesin hayali olmaktadır. Her geçen gün bu alanda yeni estetik uygulamalar ortaya çıkmaktadır. İşte bu yeniliklerden birisi de İtalyan Kozası...</p>

<p>Yıpranan cildin yenilenmesi, canlandırılması, kollajen ve elastin üretiminin arttırılması, cilt kontürlerinin yeniden düzenlenmesinde kullanılan İtalyan Kozası hakkında merak edilenleri anlatan Dr. Özgül Akdemir Erdem; uygulamanın doğal içerikler içerdiğini, alerjen olmadığını, insan vücudu ile uyumlu biyolojik bir yenileyici olduğunu, yaşlanmaya karşı cildi koruduğunu, İtalyan Kozası’nın aynı zamanda akne izlerinde, cilt tonu düzenlenmesinde, ameliyat sonrası yara izlerinde de kullanıldığını ifade etti. İtalyan Kozası’nı kliniğinde kendisinin oluşturmuş olduğu protokol ile uygulayan Erdem, canlı, sıkı, parlak, sağlıklı bir cilt için ihtiyaca göre 3-4 hafta ara ile 2 ya da 3 seans İtalyan Kozası uygulanmasının faydalı olacağını belirtti.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 20 Nov 2023 17:16:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.posta34.com/images/haberler/2023/11/genclesmenin-yeni-yolu-italyan-kozasi-1700489766.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Dişlerinizde aşırı hassasiyet varsa bunlara dikkat!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.posta34.com/haber/dislerinizde-asiri-hassasiyet-varsa-bunlara-dikkat-153</link>
                <guid>https://www.posta34.com/haber/dislerinizde-asiri-hassasiyet-varsa-bunlara-dikkat-153</guid>
                <description><![CDATA[Dişlerde 'soğuk hassasiyeti'nin sebep olduğu durumlara karşı Dr. Öğr. Üyesi Merve Kütük Ömeroğlu, dentin hassasiyeni önlemek için neler yapılması gerektiğini anlattı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Dişlerde 'soğuk hassasiyeti'nin sebep olduğu durumlara karşı Dr. Öğr. Üyesi Merve Kütük Ömeroğlu, dentin hassasiyeni önlemek için neler yapılması gerektiğini anlattı.</p><p><strong>İSTANBUL (İGFA) - </strong>Dentin hassasiyeti görülen kişilerin hayat kaliteleri, hassasiyet semptomlarından olumsuz yönde etkilenir. Hassasiyeti olan kişiler sevdikleri yiyecek ve içeceklerden keyif alamaz, özellikle soğuk içeceklerin daha ılık olmasını beklemek durumunda kalırlar.</p>

<p>Dentin hassasiyeti; sıklıkla 20-45 yaş aralığındaki kişilerde görülse de, toplumda ergenlik döneminden 70’li yaşlara kadar dağılım göstermektedir.</p>

<p>Hassasiyet yaşlanmaya bağlı dentin tübüllerinin tıkanması ile birlikte azalırken, diş eti rahatsızlığı olan kişilerde görülme sıklığı artmaktadır.</p>

<p><img height="500" src="https://www.igfhaber.com/static/17/1700115572-dr-ogr-uyesi-merve-kutuk-omeroglu-1700376719-637.jpeg" width="750" /></p>

<p>Dr. Öğretim Üyesi Merve Kütük Ömeroğlu, dentin Hassasiyetine neden olan faktörleri anlatarak uyarılarda bulundu.</p>

<p>Asitli yiyeceklerin veya içeceklerin sık tüketilmesinin dişin koruyucu katmanı olan minenin aşınmasına neden olur ve dentin tübülleri açığa çıkardığını ifade eden Ömeroğlu, "Ayrıca yüzücülerde havuzlarda bulunan klora bağlı olarak mine kaybı, reflü, kronik yaygın kusma, alkolizm, peptik ülser, ilaçlara bağlı meydana gelen ağız kuruluğu, tükrüğün tamponlama kapasitesi, pH’ı ve akış hızı ağız içi ortamın asidik olmasına neden olarak mine kaybına neden olur. Dentin tübüllerinin bu şekilde açığa çıkması dentin hassasiyetinin artmasına neden olmaktadır. Diş eti hastalıkların bağlı olarak meydana gelen diş eti çekilmesi kök yüzeylerinin açığa çıkmasına neden olmaktadır. Uygun olmayan, sert kıllara sahip diş fırçalarının kullanımı, dişlerin sert bir şekilde fırçalanması mine kaybına neden olarak dentin hassasiyetini tetikleyebilmektedir. Ayrıca diş yüzeyi temizliği yapılan hastalarda geçici olarak dentin hassasiyeti meydana gelebilmektedir" dedi.</p>

<p>Hastaların gün içerisinde veya geceleri dişlerini sıkması ya da gıcırdatması ile karakterize olan bir durum olan bruksizme de dikkati çeken Ömeroğlu, bu durumun da dentin hassasiyetine sebep olabileceğini söyledi.</p>

<p>Dişlerin yapısında meydana gelen çürüklerin ilerlemesi, dişin iç kısmında bulunan pulpa adı verilen damar ve sinirlerin olduğu bölgeyi etkileyerek hassasiyete neden olabileceğini belirten Ömeroğlu, profesyonel olarak diş beyazlatma işlemi yapıldıktan sonra geçici olarak dentin hassasiyeti de oluşturabileceğini kaydetti.</p>

<p>Ömeroğlu bu hassasiyetinin tedavisi için klinik muayenenin uygun bir şekilde yapılması ve doğru teşhis konmasının önemine vurgu yaparak, şunları sıraladı:</p>

<ul>
 <li>Diş fırçalama alışkanlıklarının gözden geçirilmesi, uygun bir diş fırçası kullanılarak günde en az 2 kere dişlerin fırçalanması, fırçalamanın öncesinde ve sonrasında asitli yiyecek ve içeceklerin tüketilmemesi,</li>
 <li>Beslenme alışkanlıklarının değerlendirilmesi, asitli gıdalardan kaçınılması</li>
 <li>Bruksizm varlığında diş hekimine başvurulması ve uygun tedavinin gerçekleştirilerek ilerlemenin engellenmesi önemlidir.</li>
</ul>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 19 Nov 2023 17:21:35 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.posta34.com/images/haberler/2023/11/dislerinizde-asiri-hassasiyet-varsa-bunlara-dikkat-1700403695.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bakan Koca: Antibiyotikler bilinçli kullanılmalı</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.posta34.com/haber/bakan-koca-antibiyotikler-bilincli-kullanilmali-148</link>
                <guid>https://www.posta34.com/haber/bakan-koca-antibiyotikler-bilincli-kullanilmali-148</guid>
                <description><![CDATA[Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, antibiyotiklerin hekim önerisi ve reçete ile alınması gerektiğine dikkati çekerek, vatandaşların da antibiyotikleri bilinçli kullanmaları konusunda uyardı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, antibiyotiklerin hekim önerisi ve reçete ile alınması gerektiğine dikkati çekerek, vatandaşların da antibiyotikleri bilinçli kullanmaları konusunda uyardı.</p>

<p><strong>ANKARA (İGFA) - </strong>Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, 18 Kasım Avrupa Antibiyotik Farkındalık Günü dolayısıyla yayımladığı mesajında, antibiyotiklerin bilinçli kullanılması konusunda uyarıda bulundu.</p>

<p>Antibiyotiklerin bilinçli kullanılmaması halinde enfeksiyonlara yol açan bakteriler antibiyotiklere karşı direnç kazanacağını vurgulayan Bakan Koca, "Bu durumda bile ölümcül hastalıkların tedavisi zorlaşabilir veya imkânsız hale gelebilir. Antibiyotiklerin ateş düşürmek, ağrı dindirmek, virüslere bağlı enfeksiyonları tedavi etmek amacıyla kullanılmaları yanlıştır. Antibiyotiklerin, sadece bakterilere karşı etkili olduğu unutulmamalı" dedi.</p>

<p>Bakan Koca, konuyla ilgili sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, "Antibiyotikler, hekim önerisi ve reçete ile alınır. Enfeksiyonu en etkili biçimde tedavi etmek ve direncin ortaya çıkma riskini azaltmak için doğru dozda, doğru şekilde, reçeteye uygun zaman aralıklarıyla kullanılmaları gerekir. Bilinçsiz antibiyotik kullanımının günümüzde dünya genelinde bir halk sağlığı sorununa yol açtığını hatırlatmak isterim" ifadelerini kullandı.</p>

<p><img src="https://www.igfhaber.com/static/f-/f-zujetxeaadnns-1700382060-216.jpeg" style="height:749px; width:750px" /></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 19 Nov 2023 17:20:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.posta34.com/images/haberler/2023/11/bakan-koca-antibiyotikler-bilincli-kullanilmali-1700403637.webp"/>
            </item>
            </channel>
</rss>
